Pazartesi, Aralık 10, 2012
Öyle tuhafım ki bu gece…
Öyle tuhafım ki gerçekten nasıl tanımlayacağımı hatta değil tanımlamak nasıl anlatabileceğimi bile bilemiyorum.
Sanırım son bir-bir buçuk aydır sürekli beklenmeyen anlarda gerçekleşen gelişmeler beni çok yordu. Öyle bir yorgunluk ki tüm hücrelerime işledi. Önce tezde çıkan sıkıntılar, peşinden gelen iş ilanı, onun belgelerini hazırlarken alelacele yapılan KPSS tercihleri ve tam tezle ilgilenmeye başladığım anda gelen iş haberi. Hayallerimi süsleyen iş. Uğruna hayatımı ertelediğim iş. Zaman zaman neredeyse yaşam amacıma dönüşmüş olan iş. Taaaa cehennemin dibinde olan iş. Başlangıçta hiç istekli olmasam da hem başvurmazsam pişman olabileceğimi düşündüğüm hem de işi haber verip büyük bir içtenlikle koşturmaya başlayan arkadaşımı kırmamak için giriştiğim belge toplama maratonu. Başvurudaki pürüzlerin tereyağından kıl çeker gibi yokolması ve yine ansızın bir sabah uykumdan uyandırıp da ön elemeyi geçtiğim haberi ile birlikte bildirilen sınav tarihi. Telaş içinde bilet aramalar, tezle ilgili pürüzler için çözümlerin üretilmesi ve elimde duran bilet çıktısına gözüm takıldığında gidebileceğimi algılamam.
Bavulumu hazırladım bugün. Bir haftalığına gidiyorum ama daha gitmeden yaşadığım şehri özledim. Daha sınava girmedim. Sakin olmaya çalışıyorum. İçimde inanılmaz bir tedirginlik, telaş, heyecan ve panik var. Ya sınavı başaramazsam! Ya sınavı da geçmeyi başarırsam! Öyle bir kafa karışıklığı ki anlatmanın anlamı yok. Mevcut kafa karışıklığıma eklenen bu yeni durum sonunda sanırım beynim isyan etti ve çökme noktasına yaklaştı. Her şeyi unutuyorum. Unutmak neyse de yanlış hatırlıyorum. Bu yetmezmiş gibi hep sevdiğim insanlarla güzel zamanlar geçirdim son iki haftada. Bazen sessizce durup yüzlerine bakıyorum onlar birbirleriyle konuşurken. Yani şimdi ben neredeyse bin kilometre uzaklarında mı yaşayacağım? Yani onlar burada yaşamaya devam edecekler öyle mi? Başvurudan bahsettiğimde onlar da durup baktılar yüzüme. Bir kısmı çabuk toparladı, bir kısmı düşüncelere dalıp gitti. Şimdi gerçekten ben onlardan ayrı mı yaşayacağım? Saçma sapan doğum günü kutlamalarımız olmayacak mı? O sıcak sohbetlere dalıp dalıp saatleri unutmayacak mıyız? Fındık doğduğunda hastanede göremeyecek miyim yani? Ya kuzenlerimle yeni yeni kurduğum bu bağ ne olacak şimdi? Hem sohbet en sıkıcı anına geldiğinde kim alakasız ve saçma sapan bir şeyi pat diye söyleyip onları güldürmeye başlayacak? Hem ben bunu gittiğim yerde yapabilecek miyim? Akşamları vapurun balkonuna çıkıp çay içip karanlıkta martıları seçmeye çalışmayacak mıyım ben? Gece eve dönerken kafamı toplamak için önceki duraklardan birinde inip sakin sakin eve yürüyemeyecek miyim? Başıma saçma sapan şeyleri sarıp da Doğa’ya gidemeyecek miyim ben şimdi? Gidip de Göknur Abla’nın yüzü gibi sesi de gülerek “ne koydun kız kafana” demesini duymayacak mıyım? İçimden gelince Kemeraltı’na gidip kaybolamayacak mıyım ben şimdi? Arkadaşlarımla kitapçılarda buluşamayacak mıyım ben şimdi? Aklıma esince kulaklıklarımda en sevdiğim şarkılar bangır bangır yankılanırken sahile çıkıp gülümseyerek, şarkıları mırıldanarak yürüyemeyecek miyim ben şimdi? Sabahları gevrek ve boyoz yiyemeyecek miyim yani? En kötüsü de kardeşim gelmeyecek mi kahvaltıya? Çok daraldığımda Berna’yla ancak onbeş gün sonra mı görüşeceğiz yani? Başak’ta kalamayacak mıyım ben artık evde kafam bozulunca? Her an kaçabilmek için çantamda yazlığın anahtarlarını taşımayacak mıyım yani? Peki ya çocukluğumdan beri sıraya girip o mis gibi kokusunu içime çekerek aldığım kahveden içemeyecek miyim yani? Nasıl yani Cuma akşamları o akraba toplantılarına da katılamayacak mıyım yani ben şimdi? Çocukların büyüdüklerini de mi göremeyeceğim? Ama olmaz ki! Bunlar olmadan nasıl yaşanır ki! Hem babam sabahları aldığı sıcak böreği yüzümün üzerinde geçirerek uyandırmayacak mı beni? Yazları da yazlıkta olmayacak mıyım yani? Tanju Okan dinleyip içerek sabahlamayacak mıyız yani? Neredeyse kazanla mercimekli köfte yapıp da dağıtmayacak mıyım yani? Tek başıma mı yiyeceğim? Çok saçma! Neden yapayım ki o zaman? Bu sorular bitmek bilmiyor. Bir de gideceğim yere dair olanlar var ki onlar bunlardan beter. Neyse ki böyle bir değişimin bana iyi geleceğini düşünüyorum. Kısacası bir tuhafım bu gece, karışmış ve yorgun.
Salı, Aralık 04, 2012
Ben Seni Çok Sevdim...
Bugün yeni bir albüm dinledim. Şarkılardan birisi beni benden aldı resmen. Biliyorum sana bir daha yazmayacaktım. Kendime söz vermiştim. Ama şarkıyı bir duysan bana hak verirdin. Belki de sana bir itirafta da bulunurum.
Biraz şarkının sözlerinden bahsedeyim mi?
Bazen dünyada tek benim sanki en büyük dertli.
Her şey bir anda üst üste gelir yorulursun ya hani,
Sen de benimle böyle anlarda üzüyorsun ya kendini,
Kendimden çok senin üzülmen yaralıyor beni.
Ben seni çok sevdim çok,
Artık bir daha yok bu aşktan daha ötesi.
Ben tek seni sevdim çok,
Senden fazlası yok,
Yok ki daha ötesi.
Bazen karanlık günler gelse de, omuza binse de
Dertleri şöyle elimin tersiyle bir kenara ittiğimde;
İşte sen de böyle anlarda öpüyorsun ya kalbimi,
Varlığınla tüm yaralarımı okşuyormuşsun gibi.
Ben seni çok sevdim çok,
Artık bir daha yok bu aşktan daha ötesi.
Ben tek seni sevdim çok,
senden fazlası yok,
Yok ki daha ötesi.
Bahsedeyim mi derken hepsini yazdım sanırım. O kadar güzel ki. Nasıl da seni anlatıyor, nasıl da beni anlatıyor. Bizi anlatıyor. Umarım bir gün denk gelirsin ve dinlediğin anda beni düşünürsün.
Sen o bitmek bilmez sorunlarınla boğuşurken üzüldüğünde, üzüldüğüm için üzülürdün ya. Bu üzüntümü saklamayı sonraları akıl ettim senin üzüntün katlanmasın diye. Ama sen buna ne kadar inandın bilemiyorum. Sen de değişik bir yöntem geliştirdin ya zamanla. Üzgün olduğunda aramıyor, sormuyor, ortadan kayboluyordun ya. En çok o zamanlarda üzülüyordum ben. Hem çok üzgün olduğunu biliyordum, hem de benimle paylaşmadığın için daha da üzülüyordum. Bunları söylesem daha daha da çok üzülüyordun. Ne garip bir paradokstu bu yaşadığımız.
Çok yorgun, bezgin ve de üzgün olduğum günlerden birinde, arkadaşlarımdan birisiyle kahve içiyorduk. Beni böyle görmeye alışkın olmadığı için çok üsteledi. Bu durumdan bahsettim. Yanlış anlama tabii ki senin sorunlarını anlatmadım. Suratıma bakıp “Siz gerizekalı mısınız?” dedi. (Gerçi böyle yazınca kim olduğunu anlamışsındır ama neyse) Öylece kalakaldım. Sonra gülüp konuyu değiştirdi. Çok kızmıştı bana, ben de ona. Uzatmadık bu yüzden.
Benim zor zamanlarımda sen nasıl yanımda biterdin hiç anlayamazdım. Hayatta belki de hiç kimse böyle destek olmadı bana. Gerçekten üzüntümle üzülüyordun sen. “Kalbimi öpüyordun” “Varlığınla tüm yaralarımı okşuyordun” sen. Ve her şey o kadar güzel değişiyordu ki birdenbire.
Şimdilerde hayatımda birisi var. Oturup da sana onu anlatacak değilim. Bilirsin karşılaştırmalara da girmem hiç. İşte sen bilirsin beni. Ama yaralarımı okşayamıyor. Ne zaman çıkmaza girsem ya önemsemiyor ya da güldürmek için çeşitli maskaralıklar yapıp savuşturuyor. Hatta bazen böyle zamanlarımda ışık hızıyla yokoluyor. Çok uzun sürerse de üzerime gelip, bir de yeni sorunlar yaratıyor. Kendine göre bir mantığı var sanırım. Daha güçlü olmamı istiyor ve bunu da böyle yapacağını sanıyor. Göremiyor işte ne kadar kırıldığımı. Ve ben boğuluyorum böyle zamanlarda. Seni o kadar çok özlüyorum ki. Hiç kimse senin gibi olamıyor. Galiba yine çekip gitme zamanım geldi. Biliyorum bir daha senin gibisine rastlayamayacağım. Ama bulabilecekmiş gibi bir süre daha böyle yapacağım. Keşke şimdi de çıksan ortaya ve kalbimi öpsen, varlığınla yaralarımı okşasan. BEN SENİ ÇOK SEVDİM…
NOT: Bu yazıya ilham olan "Seni Çok Sevdim" şarkısı Demet Sağıroğlu'nun Hiç Özlemedin mi? albümünde yer alıyor. Sözleri Demet Sağıroğlu ve Sadık Karan'a müziği ise; yine Sadık Karan'a ait.
Pazartesi, Aralık 03, 2012
Kalbin kırılganlığı dünyadaki hiçbir şeye benzemez. Bazen nelere dayanır da sonra ufacık bir sözle kırılır.
Aslında anlatmak istediklerimin özü başlıkta duruyor bu sefer. İnanılmaz yoğun, yorucu ve stresli bir haftadan sonra, yine aynı derecede yoğun ve yorucu ama tam tersine de çok keyifli, eğlenceli bir hafta sonu geçirdim. Tam “her şey ne kadar güzel, ne kadar yolunda. Bu moralle haftaya çok hızlı başlayıp tezime konsantre olacağım” diye düşünürken beklenmedik bir şey oldu.
Gelen bir mesajla neye uğradığımı anlayamadım. Bir şey olmamış gibi akşamın keyfini bozmadım. Yine Oscar’lık bir oyunculuk sergiledim.
Tam çevremdekiler tarafından pamuklara sarılmış, sevgiye boğulmuş ve şımartılmışken çok uzaklardan gelen bir mesaj tüm olumlulukları aldı götürdü. Ama suç bende! Bana böyle şeyler yazabilmesine ben izin verdim bugüne kadar. Gerçekten tanıyan herkesin, çok narin, nadide cam bir eşyaymış gibi davrandığı Zeyno; hiç aldırmadı söylediklerine. Eğlendi hatta.
Yeri geldi küçücük bir gülümseme için kendimi yerlerde süründürdüm ya da maskaralık yaptım. Keyfi yerine gelsin diye yapmadığım kalmadı. Alıştırdım beni hırpalamasına. Gerçi ben de alıştım galiba. Çünkü zamanla şaka olduklarını fark ettim.
Bu akşam yazdığın da şakaydı belki ama nasıl oldu gerçekten bilemiyorum; çok kırıldım. Öyle böyle değil ama. Şöyle anlatayım; mesajı okuduğum anda kalbimden gelen şangır şangır kırılma sesini duyduğuma yemin edebilirim. Kulaklarım uğuldadı ve bir an çevreyle ilgili hiçbir şey algılayamadım. Çok kısa bir an. Sonra da bir şey olmamış gibi bir cevap yazdım ve eğlencenin tadını kaçırmak istemedim. Karşımdakine bunu yazma cesaretini ben verdim demek ki. İçli şarkılar dinleyip ağlıyorum. Hiçbir şey oyalayamıyor beni bu gece.
İlk verdiğim cevabın ardından tek kelime yazmadım. Sonrasında mesajların geldiğini anında görmeme rağmen uzun süre bakmadım bile. Aslında sana söylemek istediğim çok şey var. İçimdeki kırgınlığı anlatmak istiyorum ama olmuyor.
Sustum ben bu gece. Hep istediğin gibi sustum. Saçma sapan bir dolu şey yazabilirim sana belki. Ama olmuyor. Çünkü kalbim durdu. Atmıyor artık. Öyle parçalara ayrıldı ki sana yazacak tek kelime bile bulamıyor. Sözlerim bitti. Gülüşlerim bitti. Şakalarım, anlamsız çekişmelerimiz hepsi hepsi yokoldu sanki. Kalbim durdu diyorum. O olmadan yazamıyorum sana. Biliyorum umurunda bile olmayacak belki. Kimbilir ileride ben de güleceğim buna ama şimdi gülemiyorum.
Sustum işte. Hep istediğin gibi. Artık ne gece yarısı yarısı, ne sabah sabah, ne pazar pazar, ne toplantının ortasında, ne sağa sola koştururken ne de tatilde uğraşman gerekmeyecek. Sustum çünkü ben artık. Konuşamıyorum. Sana yazmak istesem parmaklarım kilitleniyor. Sustum. Tebrik ederim başardın susturdun beni. Ama beni değil kalbimi susturdun. Ben sussaydım dayanamaz konuşurdum. Ama ilk kez bu kalbim devreye girdi. Bilmiyorum ne yapacağımı. Sana yazmama izin vermiyor. Bunları görsen güler biraz daha şımarırsın değil mi? Olsun varsın. Zaten öyle şımarttım ki biraz daha olsa da olur. Benim kalbim bu kadar kırıldıktan sonra sen istediğin kadar şımarsan ne olur ki!
Küsmedim sana; küsemem ki. Hem biliyorsun küssem; geceleri uyuyamam ben. Yazamıyorum sadece. Sustum işte. Sustum sadece. Sana söyleyecek sözüm yok. Bitti hepsi. O mesajla hepsini aldın gittin. Oysa ne çok şey vardı aklımda. Neyse. Senin canın sağolsun. Ben sustum.
Cumartesi, Aralık 01, 2012
Öküze Mektup
Herkesin dönüp dolaşıp sığındığı bir liman, kendini içinde güvende hissettiği bir kalesi var. Ben geçmişime ait tüm limanları yıktım, tüm kalelerimi yaktım. Benim ne sığınacağım bir liman ne de içinde kendimi güvende hissedeceğim bir kale var artık. Kolay olmadı bunu başarmak. Çünkü her insan birilerine sığınmak, kendini güvende hissedecek bir kale ister hayatında. Ben artık istemiyorum. Sürekli geçmişimi deşmek istemiyorum. Bu geçmişimi reddetmek değil kesinlikle. Aksine kabullenmek belki de. Kabullenmek ve onu olduğu yerde rahat bırakmak.
Sevgili Öküz;
Görüşmediğimiz süre içinde ben çok değiştim. Eskiden olduğu gibi dizlerinin dibinde oturup saatlerce aile albümlerine bakan Zeynep değilim ben artık. Kedi gibi mırıl mırıl etrafında dolaşan Zeynep değilim ben artık. Bundan sonra benden olsa olsa bir kaplan olur her an saldırmaya hazır. Hatta o bile değil artık. Senden ilgi bile beklemiyorum. Değil ilgi; benimle konuşmanı bile istemiyorum ben artık.
Planlar yaparken beni dahil etme artık o planlarına. Yıllardır tepkimi ölçmek için söylediğin yalanları söyleyip gözlerimin içine bakma. Çünkü umurumda değiller. Benden seni ailene karşı korumamı bekleme artık. Senin için çeşit çeşit tatlılar yapmamı bekleme benden. Sana çaktırmadan iltifat etmemi, egonu okşamamı bekleme artık. Saçma sapan espriler yapıp bana takıldığında utangaç bir tavırla susmamı bekleme artık. Bütün gece seni dinlememi bekleme benden. Çünkü o anlattıkların artık ilgimi çekmiyor. Ailemle planlar yapıp benim de dahil olmamı bekleme. Gelmeyeceğim. Yapacağın tehlikeli şeyleri anlatıp da benden endişelenmemi bekleme. Gülüp geçince kızma bana. Çünkü onlar da umurumda değil. Güzel anılarımızı hatırlatıp bel altından vurmaya kalkışma. O güzel anıları kirletme. Sen konuşurken telefonumla oynayınca kızma bana. Hiçbir şeye tepki vermeyince çocuk gibi kızdırmak için saçma sapan laflar etme. Daha fazla küçülme gözümde. Konuşurken gözlerini bana dikip de sana bakmamı bekleme benden. Bana öyle sarılma artık. Tenime dokunma artık. Her şeyimi beğenip de saçma sapan iltifatlar etme bana. Bunların hiçbirini istemiyorum ben artık. Bana “prenses” deme artık. Yaptığım yemekleri vs beğenerek elli defa “ellerine sağlık” deme artık bana. Mümkünse benimle hiç konuşma hatta.
Bu dillendirilmeyen ama yıllardır herkesin bildiği şeyde, kendini başkalarının gözünde aklamak için uğraşma. Herkesin gözünde kendini aklasan, hatta kendi vicdanında aklasan bile ben gerçeği biliyorum.
O gece arabaya binmeden önce söylediklerin ve kardeşimin düğününde yaptıklarından sonra kendini haklı çıkaramazsın. Sen kardeşimin düğününde son şansını da kaybettin. Bunu ne zaman anlayacaksın acaba. Tüm çabaların boşuna artık.
Yaklaşık otuz yıldır süren bu gizli anlaşmayı, dillendirilmeyen bu durumu artık sonlandırıyorum. Bu otuz yılda senin için yaptıklarımın hatırına senden tek bir şey istiyorum. Hatanı ister kabul et ister etme ama artık beni azat et. Öyle kırıldım ki, “affettim” desem bile geçmeyecek ve acısını çıkaracağım bir şekilde yıllar sonra da olsa. Buna izin vermemek için beni azat et. Kendini aklamaya uğraşma. Ya da uğraş istiyorsan. Ben biliyorum haklı olduğumu. Artık bitmesi gerektiğini de biliyorum. Hoşça kal canım Öküz’üm. Çocukluk aşkım, gençlik aşkım… Hayatım boyunca her görüşte hayatımda kimin olduğuna aldırmadan aşık olduğum adam. O gece bana o sözleri söyleyen ve kardeşimin düğününde muhteşem öküzlük performansı sergileyen adam. İzin ver artık gideyim. Herkesi başka sevdim ama seni daha da başka sevdim. Keşke o talihsiz sözleri söylemeseydin ve o talihsiz hareketleri yapmasaydın. Ben yine kedi gibi mırıl mırıl dizlerinin dibinde oturur, saatlerce tek kelime bile etmeden seni dinlerdim. Ama artık istesem de yapamıyorum. İzin ver artık bana. Huzur bulduğum nadir yerlerden birini bana zindan etme artık. Küçük mucizemle bana bir şans ver. Benden bu kadar Öküzüm. Adını duyduğumda kalbim deli gibi atan öküzüm. İlk aşkım, çocukluk aşkım, gençlik aşkım, hayatımın aşkı… Ben çoktan gittim ve anla artık bunu.
Pazartesi, Kasım 26, 2012
Hayata Minicik Bir Sitem
Hayat gerçekten çok dengesiz bir kadın gibi. Sürekli kapris yapabiliyor bazen. Ya da anlamsız nedenlerle küsebiliyor. Ne neye kızdığını ne de neye darıldığını anlayabiliyorsun. Zaten anlamaya çalıştıkça da karmaşıklaşıyor.
Yaşadığım şu son iki hafta buna en güzel örnek. Zincirleme bir şekilde hep aksiliklerle karşılaştım. Öyle ki asıl yapmak istediğimden çok uzak bir işle uğraşırken buldum kendimi. Öyle bir kördüğüm olmuştu ki her şey; tüm o anlamsız detayları çözüme ulaştırmadan asıl yapmak istediğimi yapamıyordum. Günler anlamsız bir koşuşturma içinde geçti. Öyle ki yıllardır hiç yapmadığım bir şeyi yapıp akşam on buçukta yatağa girdim. Buna ben de çok şaşırdım. Onca yorgunluğun nedeni de pek ihtimal vermesem de bir sınava girebilmekti. Şansımı denemek istemiştim altı üstü. Çünkü böyle bir şeyin olması büyük bir şans eseriydi ve nedense bunun bir işaret olabileceğini düşünüyordum. Resmen kendimi paraladım. Sonra bunca emek ve masraf bir anda çöpe gidiverdi. Sınava girme hakkını bile kazanamamıştım.
Neyse ki bu durumu en sevdiğim radyo programını dinlemeden az önce öğrenmiştim ve tüm hafta iple çektiğim o iki saati bunun için ziyan edemezdim. İçimde büyük bir buruklukla başladım yazışmaya ve dinlemeye. Program her zamanki gibi çok güzeldi. Sohbetin tadına doyum olmuyordu. Keyfim çok olmasa da yerine gelmişti. Sonra ansızın hiç beklemediğim bir yerden inanılmaz bir jest geldi. Şimdi iki haftadır yaşadıklarıma bakınca, bu jestin zerre kadar önemi yok gibi görünüyor ama çocuklar gibi mutlu olunca anladım ki; hayat beni kandırmış ve kendi sıkıcı dünyasına çekivermişti son iki haftada. Hayat işten, tezden ibaret değildi. Hayat insanlarla güzeldi. Herkesin benzer sorunları kesinlikle vardı. Sanırım önemli olan bu sorunlara dalıp da başkalarını unutmamaktı. Kendisine değer verildiğini hissettiren ufacık bir şey insanı yeniden hayata bağlayabiliyor. Bu da hayatın başka bir oyunu belki bilemiyorum. Ama kendime geldim. Dünya benim ve sorunlarımın etrafında dönmüyor. Hayat insanlarla var, her ne kadar yalnız olsak da. Mutluluk bu küçük jestlerde, küçük detaylarda gizli bence. Umuyorum ki bu hayat bir gün bu detayları göremeyecek kadar kör etmez gözlerimi. Çünkü bunları görebildiğim sürece gerçekten yaşıyorum ben. Ve iyi ki de yaşıyorum.
Pazartesi, Kasım 19, 2012
Sözün Bittiği Yer…
Yıllar yıllar önceymiş. Türkiye’nin unutulmaya yüz tutmuş şehirlerinden birinde, memur eşleri kendi aralarında gün toplantıları yaparlarmış. Bu günlere katılan memur eşlerinden ikisi aynı yaşlarda kızları olduğunu öğrenip kızları tanışmaları için cesaretlendirmişler. Ama kızlar o kadar utangaçlarmış ki bu işe yanaşmamışlar.
Araya yıllar, yollar girmiş. İki aile farklı yerlere tayin olmuşlar. Yıllar sonra bu iki kız; Zehra ve Mefküre; bu sefer İzmir’de, çalıştıkları devlet dairesinde tanışmışlar. Birbirlerini öyle çok sevmişler, öyle güzel bir arkadaşlık kurmuşlar ki herkes gıptayla bakmış onlara. İlk heyecanlarını birlikte yaşamışlar. Çok yakın zamanlarda evlenmişler. İkisinin eşlerinin meslekleri de aynıymış. Mobilya alışverişine birlikte çıkmışlar. Aynı model salon takımları almışlar kendilerine. Kaderin kendilerine yazdığı benzer yazıları bilmeden benzer şekillerde döşemişler evlerini.
Arkadaşlarıyla toplanırlarmış belli zamanlarda. Çok eğlenceli bir grupları varmış. Zaman güle oynaya, keyifli sohbetlerle geçermiş.
İlk çocukları on dört gün arayla doğmuşlar, Zeynep ve Bülent. Mefküre ne zaman “aralarında on beş gün var” dese Zehra hemen gülümseyen yüzüyle “hayııır on beş değil on dört gün” diye düzeltirmiş arkadaşını. Birlikte tatile çıkarlarmış. Çok güzel zaman geçirirlermiş Bülent ve Zeynep’in atışmalarına rağmen. Atışmalarının hemen ardından, genelde atışmalarına neden oyuncağı da fotograf karesine alarak fotograflarını çekerlermiş çocuklarının. Aslında Zeynep’le Bülent de birlikte zaman geçirmeyi severlermiş. Ama çocuklarmış işte.
Her şey yolunda giderken; önce genç yaşta Zehra’nın sağlık sorunları başlamış. Kalp kapakçığı değiştirilmiş ve hain bir pıhtı beynin konuşma merkezini gözüne kestirmiş. Zehra sonraki hayatında asla eskisi kadar güzel ve akıcı konuşamamış. Ama o kadar güzel, o kadar anlamlı bir yüzü varmış ki anlatmak istediklerini bir şekilde anlatırmış. Bu dönemde Mefküre, Zehra’yı yalnız bırakmamış. Hiçbir şey olmamış gibi görüşmeye, ne dediğine dair bir ipucu alabilir miyim diye Zehra’nın eşinin yüzüne bakarak konuşmaya devam etmiş.
Araya yine yıllar ve yollar girmiş. Zehra ve Mefküre’nin eşlerinin tayinleri çıkmış ve yakın zamanlarda İzmir’den ayrılmışlar. İzmir’den ayrılmadan birkaç yıl önce Mefküre’nin sağlık sorunları başlamış; ilk büyük ameliyatını olmuş, iki kez hayata döndürüldüğü. Farklı şehirlerde yaşadıkları dönemlerde Zehra ve Mefküre birbirilerini aramayı hiç ihmal etmemişler ve İzmir’e geliş tarihlerini bir şekilde denk getirip, annelerinin evlerinde görüşmüşler. Çocuklar büyüyorlarmış. Her seferinde farklı dünyalarını paylaşmışlar birbirleriyle Bülent ve Zeynep.
Yıllar sonra iki aile tekrar İzmir’de yaşamaya başladıklarında; Zehra ve Mefküre’nin sağlık sorunlarıyla boğuşmaya devam ediyorlarmış. Hala net konuşamayan Zehra ve sürekli ameliyat olan Mefküre; artık mobilyaları farklı olan evlerinde ya da dışarıda eskisi gibi görüşüyorlarmış. Her görüşme biraz buruk da olsa yine de birbirlerini görmekten mutlularmış. Artık birlikte tatillere gitmiyorlarmış ama birbirlerini yazlıklarında ziyaret ediyorlarmış.
Bülent’in düğününde Mefküre en az Zehra kadar heyecanlıymış. O gecenin nasıl geçip gittiğini hiçbir zaman anlayamamış. Geriye sadece Zehra, Mefküre, Zeynep, Bülent ve ailenin yeni üyesinin olduğu fotograf kalmış. Zeynep kendisinin poz vermesini beklemeyen fotografçıya çok kızmış fotografı gördüğünde. Birkaç yıl sonra Mefküre’ye bir bayram ziyaretine Zehra, eşi ve oğluyla geldiğinde, Bülent’e eşini soran Zeynep’e konuklar gittikten sonra gecikmiş açıklama yapılmış. Aile albümünden düğün fotografı çıkarılmış. Zeynep kaşla göz arasında nefret ettiği fotografını çaktırmadan saklamış. Ne kadar unutulması istenen olaylar arasında yer alsa da yine saklamak gerektiğini düşünmüş.
Zamanla Zehra’nın sağlık sorunları yine artış göstermiş. Çok sıcak bir yaz günü, Mefküre çok sevdiği arkadaşını ameliyattan önce görmek için, Zehra’yı yazlıklarında ziyaret etmek istemiş. Buna yanaşmayan Zeynep’e “Belki de Zehra Teyze’ni son görüşün olacak. Geleceksin” demiş. Daha önce hiçbir yere zorla götürülmemiş olan Zeynep önce şaşırmış ve sonra annesinin nasıl böyle bir duygu sömürüsüne giriştiğini çözememiş. Yolu burunlarından getirerek gitmiş. Zehra; her zamanki güler yüzüyle karşılamış onları. Tüm gün iki aile çok güzel zaman geçirmişler. Birbirinden güzel fotograflar çekilmişler Zehra ve Mefküre’nin merkezde olduğu. Zehra “canım canımmm” diyerek sarılarak yolculamış Mefküreleri.
Zeynep hiçbir zaman akıl sır erdirememiş annesinin söylediği lafa. Sürekli içinden “Bu nasıl bir duygu sömürüsü! Bunu bana nasıl yapabilir. İnsan arkadaşı için böyle der mi hiç!” diye içi içini yemiş.
Zehra ameliyattan sonra yoğun bakıma alınmış. Zeynep sürekli merak içindeymiş. Ama yoğun bakım süresi uzadıkça uzuyormuş. Bülent ve babası hastane bahçesinde arabada kalmaya başlamışlar. Zeynep babasına sürekli baskı yapıyormuş Zehra’nın eşini araması için. Mefküre ve eşi bir değişiklik olduğunda haberleri olacağını bildiklerinden ve rahatsız etmemek için çekinirlermiş aramaktan. Kavga dövüş aranırmış bazıları. Zeynep arada çaktırmadan Bülent’i ya da Bülent’in kuzenini arayıp durumu soruyormuş. Biliyormuş. Zehra Teyze’si iyileşecekmiş. Aradan geçen altı ayın sonunda hala inatla her çalan telefonda güzel haberi bekliyormuş. Annesi böyle saçma sapan bir konuda haklı çıkmamalıymış. Ama o haber hiç gelmemiş.
Mefküre ve Zeynep cenazeye gidecek gücü kendilerinde bulamamışlar. Mefküre’nin eşi gitmiş. İlk haftanın sonunda da Mefküre, eşi ve Zeynep birlikte gitmişler. Zeynep hala o güzel yüzlü, o gülen gözlü Zehra Teyze’sinin öldüğüne inanamıyormuş çünkü Zeynep hayatında ilk kez kötü bir şeyin olmayacağına bu kadar içten inanmışmış. Yıllarca gidip geldikleri eve girip de gözü yaşlı insanları görünce inatlaşmayı bırakmış ve tüm akşam ağlamış susmamacasına.
Birkaç yıl sonra Mefküre de kalp sorunları yaşamaya başlamış. Büyük bir ameliyat atlatmış. İzmir’in dalında en iyi doktoru, Zehra’nın doktoru, yapmış ameliyatı. Her şey yolundaymış ama bir yılı doldurmadan Mefküre Zehra’sına kavuşmuş. Defalarca kaderleri kesişen Mefküre ve Zehra sonunda, belki de doktorları sayesinde hiç ayrılmamacasına birbirlerine kavuşmuşlar.
Geriye sadece fotograflar kalmış. Zeynep Zehra Teyze’sinin ölüm yıldönümünde Bülent’le yazışmış gördüğü fotograf üzerine. Ama Bülent’e “Bütün o oyuncaklar senin olsun. Ben hiçbirini istemiyorum. Sadece geri gelsinler” diyememiş. Tüm gece ağlayarak fotograflara bakmış.
Sözün bittiği yer mi! Dillere pelesenk olduğu gibi her durum için geçerli değildir. Sözün bittiği yer ölümdür.
Cumartesi, Kasım 17, 2012
Sana Söyleyemediğim Şeyler
Gecenin şu saatinde, ertesi sabah erken kalkmam gerekmesine rağmen, belki de laf olsun diye söylediğin bir şeyi düşünüyorsam; bu artık hayatımda önemli bir yer tutmaya başladığını gösteriyor. Ne kadar dirensem de bunu kabullenmem gerektiğini biliyorum. Önce durumu anlamalıyım ki sonra gerçek bir çözüm üretebileyim.
Sanki her şey ortada değilmiş gibi! Hadi durumu sapta bakalım Zeynep! Gün gibi ortada işte. Aynı hatayı yapıyorsun. Yine aşık oldun sırılsıklam. Evet durumu saptadım. Büyük ihtimalle bunu sen de biliyorsun zaten. Ne derecede olduğunu bilmiyorsun ama biliyorsun işte. Saçma sapan bir şekilde her şeyi de göze almış durumdayım bunu da öğren. Ama benim bu saçma halim olayı karmaşıklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor değil mi?
Dengesizsin. Ne zaman ciddi olduğunu ne zaman şaka yaptığını bilmiyorum. Diğerlerinden farklıyım senin için. Onu anladım hele şükür. Ama bunu bilmek de bir işe yaramıyor. Aslında yapmam gereken şey çok basit. Çekip gitmeliyim. Candaş olayından sonra çekip gitmekten korkar oldum. Bunun da farkındasın. Bırakamayacağımı da biliyorsun. O zaman neden böyle davranıyorsun? Bunu bana neden yapıyorsun onu anlamıyorum. Sana oyun gibi geliyor belki. Kim bilir belki de şu yoğunluğunun içinde seni gülümseten, oyalayan pek de önemsemediğin biriyim. Ama buna da katlanamıyorum. Ne bunu ne de bunun aksini tamamen kanıtlayacak bir ipucu vermiyorsun. Son bir haftada ne değişti de böyle oldu? Bilmiyorum. Neden böyle dengesizsin çözemiyorum. Belki de çözmem gerekmiyor. Yapmam gereken tek şey çekip gitmek. Ama lanet olsun ki gidemiyorum. İşin en kötü yanı da bunu biliyor olman. Şimdi bu durumda sen beni köşeye sıkıştırmış oluyorsun değil mi? Ama köşeye sıkıştığımda ne kadar saçmalayabileceğimi bilmiyorsun. Yapma bunu bana. İşi inada bindirme ki sonuç Hulki gibi olmasın. Ya da çivi çiviyi söker moduna sokma beni. Yok eğer gerçekten beni benim dilediğim gibi önemsemiyorsan bunu da göstermekten çekinme. Gerçi bu gece biraz gösterdin ama yarın ne yapacağını bilmiyorum ki. Ya da öbür gün.
Beni en çok delirten yerden saldırıyorsun. Dengesiz davranıyorsun. Sana bunun senin için ne anlama gelmesi gerektiğini söyleyeyim. Elinde pimi çekilmiş bir el bombası taşıyorsun şu anda. Ya zamanla gücünü kaybedeceksin, o güzel ellerin uyuşmaya başlayacak ve tutamayacaksın o bombayı; ya da pişman olup bombadan kurtulmaya karar vereceksin ama pimi çoktan çekildiği için iş işten geçmiş olacak.
Bu yazdıklarım tehdit değil. O kadar çıldırmadım henüz ama sabrımın sınırlarındayım. Bilmeni istedim. Sana karşı hep açık davrandım. Yine aynı şeyi yapıyorum. Tamamen savunmasız, tamamen olduğum gibiyim. Bunu nasıl yaptım hala aklım ermiyor ama bir şekilde yıllar sonra bana bunu yaptırdın. Demek ki çok özelsin benim için. Ama yorgunum artık ben. Daha ne kadar dayanırım bilmiyorum. Lütfen gitmeme izin verme. Bir kez olsun denemeden gitmeme izin verme. İkimizin de içinde ukde kalmasın. Fazla zamanımız yok biliyorsun. Sana asla söyleyemeyeceğim belki ama burada yazabilirim. Seni çok seviyorum. Gitmeme izin verme geçen sefer yaptığın gibi. Sakın izin verme. Yoksa yokolurum, kaybolurum, paramparça olurum. Seni seviyorum…
Salı, Kasım 06, 2012
Mucizeler Anlıktır ve Çoğunlukla da Gerçek Değillerdir!
Bana bunu söyleyeceğine; öldürseydin beni daha iyiydi. Bu gece öğrendim ki mucizelere inanmamak gerekiyormuş. Ama umut işte. Öylesine mucizevi bir şekilde gelmiştin ki Küçük Mucizem, hiç sorgulamadım hemen kabul ettim. En kötüsü de alıştım. Şimdi senin mucizen geldi demek ki. Ve öylece gidiyorsun. Keşke biraz daha kalsaydın ve beni mucizelere inandırsaydın.
Büyük ihtimalle son kez yazışıyorum şu anda seninle. Ama yine duramayacağım yazacağım sana hep. Her seferinde kabuk bağlamaya yüz tutmuş yaramı yeniden kanatarak. Neden bu kadar çabuk!!! NEDEN!!!!!!
Yine de her şey için çok teşekkür ederim sana Küçük Mucizem. Hayatımı öyle zenginleştirdin, öyle renklendirdin ki! Minnettarım sana. Hoşça kal Küçük Mucizem. Bir de bazen yaptığım huysuzluklar için özür dilerim. Ben onların ne kadar hoşuna gittiğini biliyorum. Sen de onların sevgiden kaynaklandığını biliyorsun. Neyse uzatmaya gerek yok. Bir süre daha ben buradayım. Sonrasını bilemem. Hoşça kal Küçük Mucizem. Hoşça kal… Vedalaşmak istemiyorum. Bitmek bilmiyor içimden geçenler. Sanırım bir gün ben yeniden aşık olana kadar bana katlanmaya devam etmek zorundasın. Çok üzgünüm. Yapamayacağım. Seninle vedalaşamayacağım. Hayır olmaz. Şimdi değil. Çok erken daha. Çok erken Allah kahretsin… Çok erken!
Pazartesi, Ekim 22, 2012
Altıncı Hissimden Nefret Ediyorum!
Evet altıncı hissimden nefret ediyorum. Biliyorum böyle söylememem gerekiyor. Ama çok sıkıldım artık ben bu durumdan. Ne zaman olumsuz bir şey olacak olsa bunu tuhaf bir şekilde hissediyorum ya da anlıyorum işte her neyse.
Bir sürü insanla vedalaşırız gün içinde. Ama kaçında aklımıza “Birisiyle vedalaşırken bunun onu son görüşün olup olmadığını bilemezsin.” sözü aklına gelir ki! Normal insanların aklına hiç gelmez. Gelmemeli ez azından. Çünkü sürekli bunu düşünerek yaşanmaz. Düşünsenize sabah evden çıkıyorsunuz ve başlıyorsunuz. “Belki de onları son görüşümdü.” Bakkala uğradınız sigara almaya. Tamam sigara kullanmıyorsanız başka bir şey almaya uğradınız diyelim; dükkandan çıkarken düşünüyorsunuz “belki de bakkal bilmem kim abiyi son görüşümdü.” Bir de bakkalda komşu bilmem kimle karşılaştıysanız durum daha da vahim bir hale dönüşüyor. Bu böyle devam eder gider. Tamam biraz abartılı bir örnek olabilir. Ama bundan 12 yıl önce çok benzeri geldi başıma. Anneannemin paralı günü vardı kendisi gibi yaşlı komşularıyla. Tüm gelinleri, kızı ve torunu (ben oluyorum) elimizde pastalar, kurabiyelerle gitmiş; onu hiç yerinden kaldırmadan tüm misafirlerini büyük bir keyif ve güleryüzle ağırlamıştık. Anneannemi görmeliydiniz. Nasıl da mutluydu, nasıl da gururlanmıştı. Misafirleri yolculadıktan ve mutfağı da eski haline getirdikten sonra gelinler evlerine döndü. Annem kalacaktı, babam ve kardeşim de gelecekler ve akşamı birlikte geçireceklerdi. Gitmem gereken bir kurs vardı. Anneannem beni kapıda yolcularken “aman sanki bir sefer gitmesen olmaz” diye serzenişte bulundu. Belki yorgunluktan, belki planlarımın aksamasından hiç hoşlanmadığım için gitmem gerektiğini biraz sertçe söyleyerek merdivenleri inmeye başlamıştım ki birden hayatımda ilk kez o söz geçiverdi aklımdan. “Ya son görüşümse” dedim ve teker teker indiğim basamakları; ikişer üçer, koşarak çıktım ve henüz kapıda duran anneanneme sarıldım. Devamsızlık yapmamam gerektiğini, nasıl olsa yakında yine geleceğimi söyledim. Gerçekten de çok sık gidiyordum zaten. Bu anlamsız paniğime de anlam veremedim. Gülümsedim. Birkaç basamak inip, merdivende dönüp de gözden kaybolmadan önceki noktada durup tekrar gülümsedim ve el salladım, gülümseyerek arkamdan bakan anneanneme. Dört ya da beş gün sonraki cenazesinde bu görüntü hep gözümün önündeydi. Anneannemin ciddi bir rahatsızlığı yoktu. Zaten bir kazada hayatını kaybetti.
Daha öncesinde de benzer bir şey olmuştu. Dayılarımdan birini 16 Ağustos 1998’de kaybettik. Aradan birkaç ay geçtikten sonra kafamın içinde sürekli bir 17 ağustos tarihi dönmeye başladı. Ne olmuştu o tarihte ne vardı diye sorduğumda tüm ev halkı “Kızım 16 ağustosta öldü dayın, 17’sinde defnettik. Karıştırıyorsun” diyip durdular. 16 Ağustos 1999’da dayımın ilk ölüm yıldönümünde yapılması gerekenler yapıldı. Akşam eve geldim. Hala 17 Ağustos diyorum kendi kendime ve o gece büyük deprem gerçekleşti. Depremin etkisi ve yarattığı hasar ortaya çıktıkça 17 Ağustos’un önemli bir tarih olduğunu fark ettim.
Altıncı hissimle ilgili şikayetlerim bu kadarla da bitmiyor. Ama bundan sonraki örnekler genelde komik ve günlük hayatın içinde olan şeyler. Mesela bugüne kadar erkek arkadaşlarımdan hiçbir zaman şüphelenmedim. Hatta bazı arkadaşlarım bu durumu garipsedilerse de aldırmadım. Bu durum uzun yıllar sürdü. Sonunda bir gün bir erkek arkadaşımdan öyle böyle değil deli gibi şüphelenmeye başladım, hem de birdenbire. Bu sefer arkadaşlarım paranoyaklaştığımı, böyle şeylerden bu sonuca nasıl ulaşılamayacağını söyleyerek beni yatıştırmaya çalıştılar. Gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Gururuma yedirip de soramıyorum da; öyle sürüp gidiyor. Tabii fazla sürmedi. Bana sıkıntı bastı ve ayrıldık. Gerçi onun da niyeti varmış ki hemen “tamam” dedi. Ayrıldığımızda hafifledim ve unuttum gitti. Arkasından yas falan da tutmadım sanırım çünkü öyle rahatlamıştım ki. Birkaç ay sonra bir akşam telefonum çaldı. Son derece huzursuz, neredeyse ağlamaklı bir ses “Zeyno, ben kimsenin yanında senin yanında olduğum kadar rahat ve mutlu değilim. Bunu nasıl yapıyorsun bilmiyorum. Ama hiçbiriyle olmuyor” diye başladı. Aldatma hikayesini detaylarıyla birlikte bir güzel itiraf ettirdikten sonra bir süre çemkirdim ve telefonu kapattım. İçim öyle rahatlamıştı ki. Yanılmamıştım ve saçma sapan şüphelere kapılmamıştım. Paranoyakça değildi tepkilerim. Bu içten itirafın üzerine gerizekalı gibi ikinci şansı verdim birkaç yıl sonra ama o ayrı mesele.
Benzer örnekler yıllar içinde artarak devam etti. Örneğin; bir arkadaşım kendisini heyecanlandıran bir şey mi anlatıyor. İster işle ilgili olsun, ister özel hayatla ilgili, ister basit bir seyahat planı… O an içimden bu iş olmaz diye geçiyorsa, bunların gerçekleştiğini hiç göremedim. Öyle sıkıcı bir hal almaya başladı ki bu durum.
Yaklaşık üç yıl önce ortaklık kurarken, ortağımı Bayındırlık Bakanlığı’na yaptığı işlere kadar araştırdım. Tek bir falso yoktu. Ailemden gören kişiler, çevresi vs herkes onun ne kadar güvenilir olduğunu söylüyordu. Benim içimdeki kötü his, dillendirmesem de hiçbir zaman silinmedi. Ortaklıktan kurtulalı neredeyse bir buçuk yıl oldu ve hala alacaklarım için tüm mal varlığı üzerinde haciz var. Aylarım avukatımla bu işten nasıl kurtulabiliriz diye konuşmakla geçti. Hala da tamamen kurtulmuş değilim.
Birkaç yıl önce, çok sevdiğim bir arkadaşım beni şimdiki eşiyle tanıştırmıştı. İlk görüşte sevmedim adamı. Ama zamanla alıştım. Aslında birbirlerine uygunlardı. İyi anlaşıyorlardı ve mutluydular. “Eyvah” dedim “Zeyno yoksa kıskanıyor musun? Bak her şey yolunda işte.” Arkadaşımı istemeye geldiklerinde, tüm itirazlara rağmen limontuzlu, acı biberli harika bir kahve yaptım damat adayına. Neyse son anda acıdım da büyük bir su bardağıyla servise yolladım. Şimdi canım arkadaşım muhteşem bebeğiyle dünyanın en bedbaht annelerinden birisi. Elim kolum bağlı. Sadece dinleyerek rahatlatıyorum ve bir gün normale döneceğini ümit ediyorum. Sanırım doğum sonrası sendromu süresini epeyce aştık ama yine de ümit ediyorum. Her şey yoluna girecek diye düşünüyorum. Umarım bu sefer yanılmam.
Yıllar içinde benzer bir sürü olay geçti başımdan. Çoğunda yanılıyor olmayı çok istedim. Pek azında yanıldım maalesef. Yanılmak istemediğim konularda da bir hayli yanılmışlığım var.
Şimdi kısa süre önce hayatıma girmiş olan “küçük mucizem” gitmekten bahsediyor bana. Hem de ben ona yeni yeni alışırken ve gitmesini hiç istemezken. Tabii ki “Ben gidiyorum Zeyno. Hadi hoşçakal” falan demiyor. Bugün konuşurken küçük ipuçları yakaladım kelimelerinin arasında.
Ne olur sanki bu sefer yanılıyor olsam! Kafamın bu kadar karışık olduğu bu dönemde böylece çekip gidemezsin. Eğer şimdi gidersen ben de giderim ve döndüğünde beni bulamazsın. Şu dönemde gidiyormuş gibi bile yapma sakın küçük mucizem. Gidersen, gideceğim yol üçümüzü de yaralayacak ve o yaralar hiçbir zaman tamamen iyileşemeyecek. Gitme küçük mucizem.
Bir sürü insanla vedalaşırız gün içinde. Ama kaçında aklımıza “Birisiyle vedalaşırken bunun onu son görüşün olup olmadığını bilemezsin.” sözü aklına gelir ki! Normal insanların aklına hiç gelmez. Gelmemeli ez azından. Çünkü sürekli bunu düşünerek yaşanmaz. Düşünsenize sabah evden çıkıyorsunuz ve başlıyorsunuz. “Belki de onları son görüşümdü.” Bakkala uğradınız sigara almaya. Tamam sigara kullanmıyorsanız başka bir şey almaya uğradınız diyelim; dükkandan çıkarken düşünüyorsunuz “belki de bakkal bilmem kim abiyi son görüşümdü.” Bir de bakkalda komşu bilmem kimle karşılaştıysanız durum daha da vahim bir hale dönüşüyor. Bu böyle devam eder gider. Tamam biraz abartılı bir örnek olabilir. Ama bundan 12 yıl önce çok benzeri geldi başıma. Anneannemin paralı günü vardı kendisi gibi yaşlı komşularıyla. Tüm gelinleri, kızı ve torunu (ben oluyorum) elimizde pastalar, kurabiyelerle gitmiş; onu hiç yerinden kaldırmadan tüm misafirlerini büyük bir keyif ve güleryüzle ağırlamıştık. Anneannemi görmeliydiniz. Nasıl da mutluydu, nasıl da gururlanmıştı. Misafirleri yolculadıktan ve mutfağı da eski haline getirdikten sonra gelinler evlerine döndü. Annem kalacaktı, babam ve kardeşim de gelecekler ve akşamı birlikte geçireceklerdi. Gitmem gereken bir kurs vardı. Anneannem beni kapıda yolcularken “aman sanki bir sefer gitmesen olmaz” diye serzenişte bulundu. Belki yorgunluktan, belki planlarımın aksamasından hiç hoşlanmadığım için gitmem gerektiğini biraz sertçe söyleyerek merdivenleri inmeye başlamıştım ki birden hayatımda ilk kez o söz geçiverdi aklımdan. “Ya son görüşümse” dedim ve teker teker indiğim basamakları; ikişer üçer, koşarak çıktım ve henüz kapıda duran anneanneme sarıldım. Devamsızlık yapmamam gerektiğini, nasıl olsa yakında yine geleceğimi söyledim. Gerçekten de çok sık gidiyordum zaten. Bu anlamsız paniğime de anlam veremedim. Gülümsedim. Birkaç basamak inip, merdivende dönüp de gözden kaybolmadan önceki noktada durup tekrar gülümsedim ve el salladım, gülümseyerek arkamdan bakan anneanneme. Dört ya da beş gün sonraki cenazesinde bu görüntü hep gözümün önündeydi. Anneannemin ciddi bir rahatsızlığı yoktu. Zaten bir kazada hayatını kaybetti.
Daha öncesinde de benzer bir şey olmuştu. Dayılarımdan birini 16 Ağustos 1998’de kaybettik. Aradan birkaç ay geçtikten sonra kafamın içinde sürekli bir 17 ağustos tarihi dönmeye başladı. Ne olmuştu o tarihte ne vardı diye sorduğumda tüm ev halkı “Kızım 16 ağustosta öldü dayın, 17’sinde defnettik. Karıştırıyorsun” diyip durdular. 16 Ağustos 1999’da dayımın ilk ölüm yıldönümünde yapılması gerekenler yapıldı. Akşam eve geldim. Hala 17 Ağustos diyorum kendi kendime ve o gece büyük deprem gerçekleşti. Depremin etkisi ve yarattığı hasar ortaya çıktıkça 17 Ağustos’un önemli bir tarih olduğunu fark ettim.
Altıncı hissimle ilgili şikayetlerim bu kadarla da bitmiyor. Ama bundan sonraki örnekler genelde komik ve günlük hayatın içinde olan şeyler. Mesela bugüne kadar erkek arkadaşlarımdan hiçbir zaman şüphelenmedim. Hatta bazı arkadaşlarım bu durumu garipsedilerse de aldırmadım. Bu durum uzun yıllar sürdü. Sonunda bir gün bir erkek arkadaşımdan öyle böyle değil deli gibi şüphelenmeye başladım, hem de birdenbire. Bu sefer arkadaşlarım paranoyaklaştığımı, böyle şeylerden bu sonuca nasıl ulaşılamayacağını söyleyerek beni yatıştırmaya çalıştılar. Gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Gururuma yedirip de soramıyorum da; öyle sürüp gidiyor. Tabii fazla sürmedi. Bana sıkıntı bastı ve ayrıldık. Gerçi onun da niyeti varmış ki hemen “tamam” dedi. Ayrıldığımızda hafifledim ve unuttum gitti. Arkasından yas falan da tutmadım sanırım çünkü öyle rahatlamıştım ki. Birkaç ay sonra bir akşam telefonum çaldı. Son derece huzursuz, neredeyse ağlamaklı bir ses “Zeyno, ben kimsenin yanında senin yanında olduğum kadar rahat ve mutlu değilim. Bunu nasıl yapıyorsun bilmiyorum. Ama hiçbiriyle olmuyor” diye başladı. Aldatma hikayesini detaylarıyla birlikte bir güzel itiraf ettirdikten sonra bir süre çemkirdim ve telefonu kapattım. İçim öyle rahatlamıştı ki. Yanılmamıştım ve saçma sapan şüphelere kapılmamıştım. Paranoyakça değildi tepkilerim. Bu içten itirafın üzerine gerizekalı gibi ikinci şansı verdim birkaç yıl sonra ama o ayrı mesele.
Benzer örnekler yıllar içinde artarak devam etti. Örneğin; bir arkadaşım kendisini heyecanlandıran bir şey mi anlatıyor. İster işle ilgili olsun, ister özel hayatla ilgili, ister basit bir seyahat planı… O an içimden bu iş olmaz diye geçiyorsa, bunların gerçekleştiğini hiç göremedim. Öyle sıkıcı bir hal almaya başladı ki bu durum.
Yaklaşık üç yıl önce ortaklık kurarken, ortağımı Bayındırlık Bakanlığı’na yaptığı işlere kadar araştırdım. Tek bir falso yoktu. Ailemden gören kişiler, çevresi vs herkes onun ne kadar güvenilir olduğunu söylüyordu. Benim içimdeki kötü his, dillendirmesem de hiçbir zaman silinmedi. Ortaklıktan kurtulalı neredeyse bir buçuk yıl oldu ve hala alacaklarım için tüm mal varlığı üzerinde haciz var. Aylarım avukatımla bu işten nasıl kurtulabiliriz diye konuşmakla geçti. Hala da tamamen kurtulmuş değilim.
Birkaç yıl önce, çok sevdiğim bir arkadaşım beni şimdiki eşiyle tanıştırmıştı. İlk görüşte sevmedim adamı. Ama zamanla alıştım. Aslında birbirlerine uygunlardı. İyi anlaşıyorlardı ve mutluydular. “Eyvah” dedim “Zeyno yoksa kıskanıyor musun? Bak her şey yolunda işte.” Arkadaşımı istemeye geldiklerinde, tüm itirazlara rağmen limontuzlu, acı biberli harika bir kahve yaptım damat adayına. Neyse son anda acıdım da büyük bir su bardağıyla servise yolladım. Şimdi canım arkadaşım muhteşem bebeğiyle dünyanın en bedbaht annelerinden birisi. Elim kolum bağlı. Sadece dinleyerek rahatlatıyorum ve bir gün normale döneceğini ümit ediyorum. Sanırım doğum sonrası sendromu süresini epeyce aştık ama yine de ümit ediyorum. Her şey yoluna girecek diye düşünüyorum. Umarım bu sefer yanılmam.
Yıllar içinde benzer bir sürü olay geçti başımdan. Çoğunda yanılıyor olmayı çok istedim. Pek azında yanıldım maalesef. Yanılmak istemediğim konularda da bir hayli yanılmışlığım var.
Şimdi kısa süre önce hayatıma girmiş olan “küçük mucizem” gitmekten bahsediyor bana. Hem de ben ona yeni yeni alışırken ve gitmesini hiç istemezken. Tabii ki “Ben gidiyorum Zeyno. Hadi hoşçakal” falan demiyor. Bugün konuşurken küçük ipuçları yakaladım kelimelerinin arasında.
Ne olur sanki bu sefer yanılıyor olsam! Kafamın bu kadar karışık olduğu bu dönemde böylece çekip gidemezsin. Eğer şimdi gidersen ben de giderim ve döndüğünde beni bulamazsın. Şu dönemde gidiyormuş gibi bile yapma sakın küçük mucizem. Gidersen, gideceğim yol üçümüzü de yaralayacak ve o yaralar hiçbir zaman tamamen iyileşemeyecek. Gitme küçük mucizem.
Perşembe, Ekim 18, 2012
Candaş’a Mektup
Bugüne kadar seni anlatan, sana söyleyemediklerimi söylediğim o kadar çok yazı yazdım ki. Hatta söylemek istediklerimi yazdığım ayrı bir defter bile var. Ama hiç aklıma gelmezdi bunca zaman sonra yeniden sana bir şeyler yazacağım. Bu da büyük ihtimalle gönderilmeyen mektuplardan birisi olarak kalacak.
Dün gece bir arkadaşım çok özel bir şarkı gönderdi bana. Şarkı terk edilen bir adamın aklından geçenleri anlatıyor. Dediğim gibi hem çok güzel hem de çok özel. Ben de ona içinde senin adının geçtiği bir yazımı gönderdim. Seni merak etti. “Eski sevgilim” diyip geçiştirdim.
Şarkıyı dinlerken seni düşünmeye başladım. Gidişimden sonra ilk zamanlar hariç, sen hiç yokmuşsun gibi davranmaya başlamışım. Sen neler yaptın acaba? Bu şarkıdaki gibi mi düşündün? Çok üzüldün değil mi? Belki de yapamayacağımı düşündün ilk günlerde? Belki de bu konularda bugüne kadar hiç mantıklı davranmamış olmamdan cesaret aldın. Bilemiyorum ki! Hayatımda verdiğim ilk mantıklı karardı sanırım senden ayrılmak. O zaman anladım ki; bu konularda mantıklı davranmak gerçekten bana göre değilmiş. Sen neler yaptın çok merak ediyorum.
Ayrıldığımız haberi yayılınca tebrik telefonları aldım. “Zeynom en doğrusunu yapmışsın. Çok sevindim canım” ya da “Kızım süpersin! Sonunda işte, sonunda! Ohhh beeee” Acı acı gülümseyerek dinledim hepsini. Buluşma isteklerini “İzmir dönüşüne” diyerek başımdan savdım.
Ne kadar sürdü normale yaklaşmam hatırlamıyorum. Yazlıkta olmam büyük bir avantajdı. Sabahları çalan telefonla uyandırıldım bir süre. Daha gözümü bile açamadan kendimi bir planın içinde buluyordum. Tüm gün bir an yalnız bırakmıyorlardı. Akşam yemeği saatlerinde evde 1-2 saat kalmama izin veriyorlardı. Ardından senin o çok sevdiğin havuz başı muhabbetlerine geçiyorduk. Günün ilk ışıklarına kadar. Ve ertesi gün yine benzer şekilde telefonla başlıyordu. Böyle ne kadar sürdü bilmiyorum.
Her gece içtim. Deli gibi içtim diyemiyorum çünkü o kadar içmeme gerek kalmadan sarhoş oluyordum. Evet her gece sarhoş oldum ve çakırkeyif olduğum zamanlarda; istediğim taktirde geri vermemeleri sözünü de alarak, telefonumu arkadaşlarıma verdim. Geri alırsam da başımda nöbetçi gibi beklediler ne yapıyorum diye.
Bir gece, “Hadi Zeyno ne dinleyelim?” demek gafletinde bulundular. O saate kadar iki bira içmiştim. Gençlerle oturuyorduk ve birisi elinde kocaman bir rakı şişesiyle gelmişti. Kimse rakı içmek istemeyince o ufak ufak başlamıştı içmeye. Ben ilk önce senin en sevdiğin şarkıyı istedim. Daha sözleri başlamadan gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Gencin elinden kaptım bardağı. Birkaç yudum alıp geri verdim. Sonra defalarca aynı şeyi yaptım. Her seferinde “Zeynep Abla sana da doldurayım bir kadeh” dediyse de reddettim. İkimizin sevdiği şarkıları istedim peşpeşe. Birlikte dinlerken en çok zevk aldığımız şarkıları, gecenin bir yarısı seni hayatlarında hiç görmemiş insanlarla, ağlayarak dinledim. Finali de ikimizin şarkısıyla yaptım ve sesli sesli ağlayarak arada sözleri söylemeye çalıştım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ağlamam kesildi. Biraz sonra da rakısı olan genç “Zeynep Abla ben eve gidiyorum. Sen de gidecek misin?” diye sordu. O anda artık eve gitmem gerektiğini anladım. Koluna girdim. Diğer elinde dibinde azıcık kalmış olan rakı şişesini görüp, “ne çok içmiş” diye aklımdan geçirdim. O kısacık yol öyle uzun geldi ki. “İyi ki yalnız başına gitmeye kalkışmamışım” dedim. Eve girene kadar kapıda bekledi. Kaç yıldır ilk kez yatak odama çıkan merdivenleri emekledim. Artık ayakta bile duramıyordum. Pijamalarımı nasıl giydiğim hala bir muamma benim için. Telefonu elime aldım. Sana yazacaktım. Onun yerine, dinlediğim radyo programının sunucusuna saçma sapan bir mesaj yazıp sızdım yatağımda. Ertesi gün rakının o kadar azalmasında benim katkımın en az genç kadar olduğunu öğrenip utandım. Yazdığım saçma sapan mesajı tamamen unutmuşum. Cevap gelince farkına varıp yerin dibine geçtim.
Sonraki geceler değil benim müzik seçmeme, şarkı dinlememe bile izin vermediler. Sürekli bir komedi dizisini, onun sahne arkası çekimlerini, komik sahnelerini seyredip durduk. Bir de komik klipler seyrettik.
Sonlara doğru artık hepimiz yorgunduk. Bir akşam havuza daha geç gitmeye karar verdik. Sonunda evde daha uzun süre kalabilecektim. Televizyonun karşısına kurulup, ayrıldığımızdan beri fragmanını bile seyredemediğim dizimizi seyretmeye koyuldum. Biliyorsun, seninle seyrettiklerimiz hariç; hiçbir zaman dizilerle aram iyi olmamıştı. Yeni sezon başlayalı birkaç bölüm olmuştu. Diziye yeni giren karakterin adını duyunca yüksek sesle gülmeye başladım. Hemen sana yetiştirmeliydim. Telefonu elime aldım ve beynimden vurulmuşa döndüm. Sen yoktun ki artık! Orada, o gülerek seyrettiğimiz diziyi, tek başıma ağlayarak seyrettim. Twitter sayfana baktım. Evet sen de seyrediyordun. Neyse ki sonunda dışarıdan “Zeyneeeeep, Zeyneeeep” sesleri geldi. Yerimden kalktım; gülen maskemi yüzüme geçirip verandaya çıktım. “Geliyoruuuum” diyip; içeriden ceketimi aldım ve fırladım. Sonraki birkaç gün aynı maskeyle dolaştım. Zamanla maskeyi benimsedim ve benim parçam olmaya başladı. Sen hiç yokmuşsun gibi. Bir iki hafta içinde hiçbir şey olmamış gibi ortalıkta dolanıyor, o bitmek bilmez kahkahalarımdan atıyordum. Günler hızla akmaya başladı çünkü eğleniyordum artık. Geceleri dizi vb seyretmek yerine kağıt oynamaya başladık. Hala her gece sarhoştum ve aksi gibi hemen her gece kazanıyordum.
Sonunda İzmir’e döndüğümde biraz kendime gelmiştim. Her yıl olduğu gibi yine inanılmaz bir temponun içinde buldum kendimi. Özellikle ilk hafta neye uğradığımı anlamadım. Sonra normal rutinime döndüm. Senin başını döndürüp, doluluğuyla seni deli eden rutinime. Bazı kararlar aldım. İzmir’den ayrılıyorum. İşin en kötü yanı bunları sana danışamamak, heyecanımı seninle paylaşamamak. Ama zamanla buna da alışacağımı biliyorum.
İlk günlerdeki kadar sık olmasa da her gün twitter’da neler yazdığına bakıyorum. İtiraf ediyorum ki çok sıkıcı buluyorum. Ruhun uçup gitmiş gibi. Artık toparlamış olmalısın kendini. Lütfen kendine gel artık ve o güzel gülümsemen yüzüne yerleşsin. Sevgilinle birlikte, “yaşam koçunu”, “neşe kaynağını” ve birçok şeyi kaybettin. Ben de akıl hocamı, “hayatımın dengesi”ni, tek destekçimi kaybettim. Keşke sadece sevgili olabilseymişiz. Birbirimizin her şeyi olmak zorunda mıydık sanki? Çarşamba geceleri arkadaşlarınla buluşmayı ihmal etme olur mu? Zaten çok az sayıdalar. Onlar da gitmesin hayatından.
Bana çok kırgınsın biliyorum. Ama gerçekten yapmak zorundaydım çünkü sana olan sevgimi, saygımı kaybetmek istemedim. Kıbrıs Şehitleri’nde yürürken Öküz’le karşılaştığımız günü hatırlıyor musun? Şu yine aniden çıkan kızlar toplantısının hazırladığın sürprizi bozduğu gün. Yolda gergin gergin yürürken birden karşımıza çıkıvermişti. Konuşmak için durdu ama ben sadece “merhaba” diyip hızla uzaklaşınca peşimden yetişmiştin. Tek kelimelik cevaplarıma ne kadar sinirlendiğini bile bile sadece “Öküz” dediğim anda durmuştun. Nasıl da tartışmaya hazırdın. “Kaç kez sana şu kelimeyi kullanma adam için dedim” “Ama öküz” “Bir gün benim için de böyle diyeceksin” O anda yüzüme yayılan gülümseme daha da sinirlendirmişti seni. Gülmeye başlamıştım. “Saçmalama sen öküz değilsin ki” “Gün gelir dersin. Ben güzel şeyleri mahvetmesini çok iyi beceririm. Öyle bir şey dediğin anda her şey biter” Hala komik geliyordu. “Saçmalama sen öyle bir şey yapamazsın. Hem öyle bir laf etsem sana, benim uykularım kaçar.” Öylece durup birbirimize bakmıştık. Sonra gözlerimiz dolu dolu sarılıp bir süre öyle durduktan sonra; bir şey olmamış gibi sarmaş dolaş yürümeye devam etmiştik. Son dönemlerde acaba haklı mısın diye düşünmeye başlamıştım. Gerçekten sinirleniyordum ve kendi kendime söyleniyordum. Bir gün yine böyle söylenirken öküzle karşılaştığımız gün geldi aklıma. Haklıydın! Yine haklıydın işte. Söylenirken epey değişik sıfatlar yakıştırmaya başlamıştım. Ancak bu tamamen senin suçun değildi. İnsanlar aşırı hoşgörüye, rahatlığa ve anlayışa çok çabuk alışıp, özenlerini kaybedebilirlerdi. Bu hale gelmemizin esas nedeni benim fazlasıyla yaptıklarımdı. Gidişat değişeceğe benzemiyordu. O zaman, bu sefer sonuna kadar devam edip birbirimizi kırmaya gerek yok diye düşündüm. Belki sana bunu söylemeliydim ama daha önceki seferde olduğu gibi geçici bir iyileşme olacaktı. Birbirimizi bu kadar hırpalamamıza gerek yoktu.
Hala mantıklı davranmanın bana göre olmadığını düşünüyorum. Ara ara ilgini çekecek haberleri, etkinlikleri gönderdiğimde cevap vermemen iyi oldu aslında. İki satır yazsaydın ya da sadece bir an sesini duysaydım geriye dönerdim. Telefon edip sadece “Zeyno” deseydin her zamanki gibi sesin titreyerek mesela. Neyse ki mesaj krizlerim de sona erdi. Böylece sarhoşken sana atmamak için başkalarına yolladığım mesajlar da son buldu. Eskisi kadar da özlemiyorum seni ve gün içinde çok nadir aklıma geliyorsun. İlk zamanlardaki gibi “toplantıdan çıkmıştır şimdi”, “öğle yemeğinde yine mi börek yedi acaba”, “arada bir şeyler atıştırmayı unutmasa”, “sabah üzerine kalın bir şeyler aldı mı acaba”, “trafikte takılmıştır” diye gelmiyorsun aklıma. Sadece “Evet Candaş. Neler yapmış bakalım” diyorum ve tweet’lerine bakıyorum. Günde en çok iki kez oluyor. Kendimi suçlu hissediyorum sanırım ki bunları sana yazdım. Keşke benim için de kolay olmadığını bilebilseydin. Keşke sadece kırgın olsaydın da küsmeseydin diyemiyorum. Küsmeseydin belki de bu kadar dayanamayacaktım. Bu saatten sonra da olmaz artık. İnşallah bu senin için yazdığım son yazıdır. Yeni limanlara doğru yelken açıyorum artık. Başka bir yerde hayata yeniden başlayacağım. Umarım bir gün hak ettiğin mutluluğa kavuşursun canımın yarısı, Candaş, Candaşım.
Dün gece bir arkadaşım çok özel bir şarkı gönderdi bana. Şarkı terk edilen bir adamın aklından geçenleri anlatıyor. Dediğim gibi hem çok güzel hem de çok özel. Ben de ona içinde senin adının geçtiği bir yazımı gönderdim. Seni merak etti. “Eski sevgilim” diyip geçiştirdim.
Şarkıyı dinlerken seni düşünmeye başladım. Gidişimden sonra ilk zamanlar hariç, sen hiç yokmuşsun gibi davranmaya başlamışım. Sen neler yaptın acaba? Bu şarkıdaki gibi mi düşündün? Çok üzüldün değil mi? Belki de yapamayacağımı düşündün ilk günlerde? Belki de bu konularda bugüne kadar hiç mantıklı davranmamış olmamdan cesaret aldın. Bilemiyorum ki! Hayatımda verdiğim ilk mantıklı karardı sanırım senden ayrılmak. O zaman anladım ki; bu konularda mantıklı davranmak gerçekten bana göre değilmiş. Sen neler yaptın çok merak ediyorum.
Ayrıldığımız haberi yayılınca tebrik telefonları aldım. “Zeynom en doğrusunu yapmışsın. Çok sevindim canım” ya da “Kızım süpersin! Sonunda işte, sonunda! Ohhh beeee” Acı acı gülümseyerek dinledim hepsini. Buluşma isteklerini “İzmir dönüşüne” diyerek başımdan savdım.
Ne kadar sürdü normale yaklaşmam hatırlamıyorum. Yazlıkta olmam büyük bir avantajdı. Sabahları çalan telefonla uyandırıldım bir süre. Daha gözümü bile açamadan kendimi bir planın içinde buluyordum. Tüm gün bir an yalnız bırakmıyorlardı. Akşam yemeği saatlerinde evde 1-2 saat kalmama izin veriyorlardı. Ardından senin o çok sevdiğin havuz başı muhabbetlerine geçiyorduk. Günün ilk ışıklarına kadar. Ve ertesi gün yine benzer şekilde telefonla başlıyordu. Böyle ne kadar sürdü bilmiyorum.
Her gece içtim. Deli gibi içtim diyemiyorum çünkü o kadar içmeme gerek kalmadan sarhoş oluyordum. Evet her gece sarhoş oldum ve çakırkeyif olduğum zamanlarda; istediğim taktirde geri vermemeleri sözünü de alarak, telefonumu arkadaşlarıma verdim. Geri alırsam da başımda nöbetçi gibi beklediler ne yapıyorum diye.
Bir gece, “Hadi Zeyno ne dinleyelim?” demek gafletinde bulundular. O saate kadar iki bira içmiştim. Gençlerle oturuyorduk ve birisi elinde kocaman bir rakı şişesiyle gelmişti. Kimse rakı içmek istemeyince o ufak ufak başlamıştı içmeye. Ben ilk önce senin en sevdiğin şarkıyı istedim. Daha sözleri başlamadan gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Gencin elinden kaptım bardağı. Birkaç yudum alıp geri verdim. Sonra defalarca aynı şeyi yaptım. Her seferinde “Zeynep Abla sana da doldurayım bir kadeh” dediyse de reddettim. İkimizin sevdiği şarkıları istedim peşpeşe. Birlikte dinlerken en çok zevk aldığımız şarkıları, gecenin bir yarısı seni hayatlarında hiç görmemiş insanlarla, ağlayarak dinledim. Finali de ikimizin şarkısıyla yaptım ve sesli sesli ağlayarak arada sözleri söylemeye çalıştım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ağlamam kesildi. Biraz sonra da rakısı olan genç “Zeynep Abla ben eve gidiyorum. Sen de gidecek misin?” diye sordu. O anda artık eve gitmem gerektiğini anladım. Koluna girdim. Diğer elinde dibinde azıcık kalmış olan rakı şişesini görüp, “ne çok içmiş” diye aklımdan geçirdim. O kısacık yol öyle uzun geldi ki. “İyi ki yalnız başına gitmeye kalkışmamışım” dedim. Eve girene kadar kapıda bekledi. Kaç yıldır ilk kez yatak odama çıkan merdivenleri emekledim. Artık ayakta bile duramıyordum. Pijamalarımı nasıl giydiğim hala bir muamma benim için. Telefonu elime aldım. Sana yazacaktım. Onun yerine, dinlediğim radyo programının sunucusuna saçma sapan bir mesaj yazıp sızdım yatağımda. Ertesi gün rakının o kadar azalmasında benim katkımın en az genç kadar olduğunu öğrenip utandım. Yazdığım saçma sapan mesajı tamamen unutmuşum. Cevap gelince farkına varıp yerin dibine geçtim.
Sonraki geceler değil benim müzik seçmeme, şarkı dinlememe bile izin vermediler. Sürekli bir komedi dizisini, onun sahne arkası çekimlerini, komik sahnelerini seyredip durduk. Bir de komik klipler seyrettik.
Sonlara doğru artık hepimiz yorgunduk. Bir akşam havuza daha geç gitmeye karar verdik. Sonunda evde daha uzun süre kalabilecektim. Televizyonun karşısına kurulup, ayrıldığımızdan beri fragmanını bile seyredemediğim dizimizi seyretmeye koyuldum. Biliyorsun, seninle seyrettiklerimiz hariç; hiçbir zaman dizilerle aram iyi olmamıştı. Yeni sezon başlayalı birkaç bölüm olmuştu. Diziye yeni giren karakterin adını duyunca yüksek sesle gülmeye başladım. Hemen sana yetiştirmeliydim. Telefonu elime aldım ve beynimden vurulmuşa döndüm. Sen yoktun ki artık! Orada, o gülerek seyrettiğimiz diziyi, tek başıma ağlayarak seyrettim. Twitter sayfana baktım. Evet sen de seyrediyordun. Neyse ki sonunda dışarıdan “Zeyneeeeep, Zeyneeeep” sesleri geldi. Yerimden kalktım; gülen maskemi yüzüme geçirip verandaya çıktım. “Geliyoruuuum” diyip; içeriden ceketimi aldım ve fırladım. Sonraki birkaç gün aynı maskeyle dolaştım. Zamanla maskeyi benimsedim ve benim parçam olmaya başladı. Sen hiç yokmuşsun gibi. Bir iki hafta içinde hiçbir şey olmamış gibi ortalıkta dolanıyor, o bitmek bilmez kahkahalarımdan atıyordum. Günler hızla akmaya başladı çünkü eğleniyordum artık. Geceleri dizi vb seyretmek yerine kağıt oynamaya başladık. Hala her gece sarhoştum ve aksi gibi hemen her gece kazanıyordum.
Sonunda İzmir’e döndüğümde biraz kendime gelmiştim. Her yıl olduğu gibi yine inanılmaz bir temponun içinde buldum kendimi. Özellikle ilk hafta neye uğradığımı anlamadım. Sonra normal rutinime döndüm. Senin başını döndürüp, doluluğuyla seni deli eden rutinime. Bazı kararlar aldım. İzmir’den ayrılıyorum. İşin en kötü yanı bunları sana danışamamak, heyecanımı seninle paylaşamamak. Ama zamanla buna da alışacağımı biliyorum.
İlk günlerdeki kadar sık olmasa da her gün twitter’da neler yazdığına bakıyorum. İtiraf ediyorum ki çok sıkıcı buluyorum. Ruhun uçup gitmiş gibi. Artık toparlamış olmalısın kendini. Lütfen kendine gel artık ve o güzel gülümsemen yüzüne yerleşsin. Sevgilinle birlikte, “yaşam koçunu”, “neşe kaynağını” ve birçok şeyi kaybettin. Ben de akıl hocamı, “hayatımın dengesi”ni, tek destekçimi kaybettim. Keşke sadece sevgili olabilseymişiz. Birbirimizin her şeyi olmak zorunda mıydık sanki? Çarşamba geceleri arkadaşlarınla buluşmayı ihmal etme olur mu? Zaten çok az sayıdalar. Onlar da gitmesin hayatından.
Bana çok kırgınsın biliyorum. Ama gerçekten yapmak zorundaydım çünkü sana olan sevgimi, saygımı kaybetmek istemedim. Kıbrıs Şehitleri’nde yürürken Öküz’le karşılaştığımız günü hatırlıyor musun? Şu yine aniden çıkan kızlar toplantısının hazırladığın sürprizi bozduğu gün. Yolda gergin gergin yürürken birden karşımıza çıkıvermişti. Konuşmak için durdu ama ben sadece “merhaba” diyip hızla uzaklaşınca peşimden yetişmiştin. Tek kelimelik cevaplarıma ne kadar sinirlendiğini bile bile sadece “Öküz” dediğim anda durmuştun. Nasıl da tartışmaya hazırdın. “Kaç kez sana şu kelimeyi kullanma adam için dedim” “Ama öküz” “Bir gün benim için de böyle diyeceksin” O anda yüzüme yayılan gülümseme daha da sinirlendirmişti seni. Gülmeye başlamıştım. “Saçmalama sen öküz değilsin ki” “Gün gelir dersin. Ben güzel şeyleri mahvetmesini çok iyi beceririm. Öyle bir şey dediğin anda her şey biter” Hala komik geliyordu. “Saçmalama sen öyle bir şey yapamazsın. Hem öyle bir laf etsem sana, benim uykularım kaçar.” Öylece durup birbirimize bakmıştık. Sonra gözlerimiz dolu dolu sarılıp bir süre öyle durduktan sonra; bir şey olmamış gibi sarmaş dolaş yürümeye devam etmiştik. Son dönemlerde acaba haklı mısın diye düşünmeye başlamıştım. Gerçekten sinirleniyordum ve kendi kendime söyleniyordum. Bir gün yine böyle söylenirken öküzle karşılaştığımız gün geldi aklıma. Haklıydın! Yine haklıydın işte. Söylenirken epey değişik sıfatlar yakıştırmaya başlamıştım. Ancak bu tamamen senin suçun değildi. İnsanlar aşırı hoşgörüye, rahatlığa ve anlayışa çok çabuk alışıp, özenlerini kaybedebilirlerdi. Bu hale gelmemizin esas nedeni benim fazlasıyla yaptıklarımdı. Gidişat değişeceğe benzemiyordu. O zaman, bu sefer sonuna kadar devam edip birbirimizi kırmaya gerek yok diye düşündüm. Belki sana bunu söylemeliydim ama daha önceki seferde olduğu gibi geçici bir iyileşme olacaktı. Birbirimizi bu kadar hırpalamamıza gerek yoktu.
Hala mantıklı davranmanın bana göre olmadığını düşünüyorum. Ara ara ilgini çekecek haberleri, etkinlikleri gönderdiğimde cevap vermemen iyi oldu aslında. İki satır yazsaydın ya da sadece bir an sesini duysaydım geriye dönerdim. Telefon edip sadece “Zeyno” deseydin her zamanki gibi sesin titreyerek mesela. Neyse ki mesaj krizlerim de sona erdi. Böylece sarhoşken sana atmamak için başkalarına yolladığım mesajlar da son buldu. Eskisi kadar da özlemiyorum seni ve gün içinde çok nadir aklıma geliyorsun. İlk zamanlardaki gibi “toplantıdan çıkmıştır şimdi”, “öğle yemeğinde yine mi börek yedi acaba”, “arada bir şeyler atıştırmayı unutmasa”, “sabah üzerine kalın bir şeyler aldı mı acaba”, “trafikte takılmıştır” diye gelmiyorsun aklıma. Sadece “Evet Candaş. Neler yapmış bakalım” diyorum ve tweet’lerine bakıyorum. Günde en çok iki kez oluyor. Kendimi suçlu hissediyorum sanırım ki bunları sana yazdım. Keşke benim için de kolay olmadığını bilebilseydin. Keşke sadece kırgın olsaydın da küsmeseydin diyemiyorum. Küsmeseydin belki de bu kadar dayanamayacaktım. Bu saatten sonra da olmaz artık. İnşallah bu senin için yazdığım son yazıdır. Yeni limanlara doğru yelken açıyorum artık. Başka bir yerde hayata yeniden başlayacağım. Umarım bir gün hak ettiğin mutluluğa kavuşursun canımın yarısı, Candaş, Candaşım.
Salı, Ekim 16, 2012
Güzel Tesadüfler…
Tesadüflerin güzel olanları bazen birdenbire, bazen de zamanla, insanın hayatını olumlu bir şekilde etkileyebiliyor. Az sonra yazacağım hikaye de işte böyle güzel bir tesadüfün hikayesi.
Geçen kışın ortalarıydı sanırım. Alelade bir Pazar günüydü ve evde yalnızdım. Sanırım Candaş’ın bitmek bilmez ailevi sorunlarını çözmesi gereken bir dönemdi ki sıkıntılıydım. Sabah içimdeki sıkıntıya çok aldırmadım. Ne de olsa son günlerde her sabah böyle uyanıyor ve sonradan normale dönüyordum. Ancak o Pazar günü öyle olmadı. Önce televizyon karşısında pinekleyeyim dedim. Yüzlerce kanal içinde seyretmeye değer bir şey olmadığına sanırım yaklaşık bir saat içinde karar verdim. Hava güneşliydi. Dışarı mı çıksam dedim ama içimden gelmiyordu. Nasıl olsa her zamanki gibi kendimi oyalayacak bir şey bulabilirdim. Önce biraz kitap okuyayım dedim. O kitabı elimde açık halde ne kadar tuttuğumu hatırlamıyorum ama tek bir sayfa bile ilerlemediğimi fark ettiğimde sanırım epey zaman geçmişti. En güzeli mutfağa gidip kendim için güzel yemekler yapmak, kendimi şımartmaktı. Ancak en sevdiğim yemekler dahil hiçbirini canım çekmiyordu ve bu da yetmezmiş gibi zaten yemek yapacak gücü de kendimde bulamıyordum. İçimdeki sıkıntı gittikçe artıyordu. En iyisi yarım bıraktığım onca elişinden birini alıp oyalanmak diye düşündüm. Ne de olsa bu tür şeyler en iyi terapi yöntemiydi ya! Hangisine elimi attıysam deli saçması geldi. Sonra hepsini ortadan kaldırdım. Acaba Başak’ı mı arasam dedim. Ama ondan da epeydir ses çıkmıyordu ve muhtemelen zor günler geçiriyordu. Şimdi arayıp da “canım sıkılıyor” diye yakınamazdım. O zaman Berna’yı arayayım diye düşündüm. Ama son zamanlarda her gün arayıp Candaş’ı, bitmek bilmez sorunları anlatıp yakınıyordum. Bari Pazar günü rahat bırakayım dedim. Tekrar dışarı çıkmaya yeltendim ama giyinmek için dolabı açtığım anda ne giyeceğimi düşünmek bile çok sıkıcı geldi ve salona geçtim. Sıkıntı gittikçe artıyordu. İşte o sırada aklıma muhteşem bir fikir geldi. Bilgisayarın başına kurulup içimden gelen her şeyi yazmalıydım ve rahatlamalıydım. En sevdiğim bardağıma çayımı doldurup, bilgisayarın başına oturdum. Boş bir belge açtım. On-on beş dakika sonra o belge hala boştu. Öylece oturmuş boş sayfaya bakıyordum. Tek fark çayım bitmişti. O zaman aklıma daha da parlak bir fikir geldi! Evet çok sevdiğim o dönem dizisini seyretmeliydim. Günlerdir, gecelerdir seyrediyordum ve her seferinde de çok işe yarıyordu. Keyfim yerine geliyordu. Kişisel rekorumu kırdığım, bu kadar seyretmeyi başarabildiğim tek diziydi ne de olsa. Evet ona da sadece yirmi dakika tahammül edebilmiştim. Gerçi o gün için rekor sayılabilirdi. “Evi mi temizlesem” düşüncesi daha yerimden kalkmadan vazgeçtiğim bir düşünce olarak güne imzasını attı. Karnım acıkmıştı. Rastgele bir şeyler sipariş ettim. Yemeğim bittiğinde evdeki sessizliği fark ettim. Evet ya! Bütün gün canımın sıkılmasının tek nedeni müzik dinlememiş olmamdı. Hemen müzik dosyalarıma daldım. Ancak hepsi çok sıkıcı göründü gözüme ve vazgeçtim. Müzik dinlemeliydim. En iyisi değişiklik yapmak; radyo dinlemekti. Bir sürü radyo kanalını dinleyebileceğim bir site bulup rastgele radyolar arasında dolaşmaya başladım. Tabii ki onların da hepsi çok sıkıcı gelmişti. En sonunda geri zekalı bir oyuna takılıp saatlerimi geçirmeye karar verdim. Sonunda akşam olmuştu işte! O oyunla ne kadar uğraştım bilmiyorum ve hangi radyoyu dinlediğimin bile farkında değildim. Birinde takılı kalmıştı. Değiştirmek bile zor geliyordu. Artık duvarlar üzerime üzerime geliyordu. Saat ona doğru daha fazla dayanamadım ve Berna’yı aradım. Tüm gün yaptıklarımı komik bir dille anlattım. “Keşke dışarı çıksaymışsın” dedi. Son halimi de şöyle anlattım. “Saatlerdir bir radyo çalıyor. Herhalde altmışlarının sonunda bir adam, saçma sapan şarkılar çalıyor. On yıl önce de program yapıyordu bu adam. O kadar daraldım ki anlatamam” Sinirden gülüyordum. Duşa girmemi, bir bitki çayı içmemi ve yatmamı önerdi. Ama onu bile yapacak gücüm kalmamıştı. Odama geri döndüm. Adam hala konuşuyordu. Sonra birden daha önce hiç duymadığım çok güzel bir İzmir şarkısı çalmaya başladı. O kadar güzeldi ki. Twitter açıktı önümde ve öylesine birkaç kelime yazdım adama. Can sıkıntısı diyip güldüm kendi kendime. Ama az sonra cevap geldi. Programı daha dikkatlice dinlemeye başladım. Aslında o kadar da sıkıcı değildi. Sonra birkaç bir şey daha yazdım ve yine içten cevaplar aldım. Keyfim yerine geliyordu yavaş yavaş. Saat onbir buçuk civarı Berna’yı tekrar aradığımda; ilk anda duyduğum sesi endişeliydi. Sesimi duyduğunda inanamadı; çünkü normale dönmüştüm ve sesim cıvıl cıvıldı resmen. Çok güldü böyle bir şekilde keyfimin yerine gelmesine. Rahat bir uyku çekebilirdim artık.
Ertesi hafta pazar akşamı tesadüf eseri yine evdeydim ve aklıma geldi. Dinlemeye başladım. Yine birkaç yorum, yine içten cevaplar. O kadar özlemişim ki bu şarkıları. İnanamıyordum. Merak edip facebook sayfasına baktığımda çok güldüm kendime. Yaşı tahminimin çok altında olduğu gibi, görüntüsüyle tahminim arasında da uçurumlar vardı. Gözlerinin içi gülen bir adam vardı karşımda. (Özellikle herhangi bir takma isim kullanmıyorum. Çünkü ola ki zaman bulup da okursa, hangi ismi takmış olursam olayım çok dalga geçecek bulduğum isimle.)
Hazırladığı bir albümü aldığımda, şarkılar hakkında ne düşündüğümü içtenlikle sordu. Bunu ciddi bir görev olarak kabul edip, uygun zamanı kolladım dinleyebilmek için. Dinlerken de ne düşündüğümü, aklıma geldiği gibi yazmaya başladım. Onları yazarken başka bir şey daha fark ettim. Müziği hayatımdan çıkaralı gerçekten çok olmuştu. Müzik, hayatımda sadece fonda devam eden sıradan bir şeye dönüşmüştü. Belki de her şeyin keyifsizleşmesi bu nedenleydi.
Zamanla programı kaçırmamak için çaba sarfetmeye başladım. O kadar keyifliydi ki. Sonra tüm mütevaziliği ve alçak gönüllülüğüyle facebook sayfasına da davet etti. Orası daha da keyifliydi. Programı aynı anda dinleyen bir sürü kişi yazışıyordu. Önceleri yadırgamadım desem yalan olur ama zamanla alışmaya başladım. Haftalar, aylar geçtikçe yeni arkadaşlar edindim. Onlarla da program dışında iletişime geçtim. Hepsi o kadar içten, öyle değerliler ki. Hayatı boyunca hiçbir diziye, programa takılmamış olan ben her Pazar gecesi bir radyo programını dinleyebilmek için çırpınıyordum. Önce ailem, sonra da arkadaşlarım ve Candaş pazar gecelerimin dolu olduğunu fark etmeye başladılar.
Ne radyoyu, ne programın adını, ne de sunucu ve yapımcısını burada deşifre etmeyeceğim. Çünkü kendisi o kadar mütevazi ki…
Zamanla program dışında da günlük konulardan yazışmaya başladık. Hatta Candaş’la ayrılık sürecini bile üzeri kapalı olarak anlattım. Her zaman onca yoğunluğunun içinde iyi kötü verdiği cevaplarla, o değişik espri anlayışıyla o kadar eğlenceli ki.
Hayat güzel tesadüflerle dolu gerçekten. Sıkıcı bir pazar günü ve sonrasında duyduğun bir şarkı, gelen bir cevap, sadece o günkü sıkıntını yok etmekle kalmayabiliyor. Yaşamına yeni renkler, yeni arkadaşlar, yeni ilgi alanları katabiliyor.
Tüm bunları benim için “haftanın en keyifli iki saati”nin ardından, programda beğendiğim bir şarkının yer aldığı albümü dinleyerek, yüzümde bir gülümsemeyle yazdım. Albümü kimin önerdiğini söylemeye gerek yok herhalde. Teşekkür ederim :)
NOT: Bugüne dek yazdıklarım içinde kurgu bulunmayan ilk gerçek yazıdır.
Geçen kışın ortalarıydı sanırım. Alelade bir Pazar günüydü ve evde yalnızdım. Sanırım Candaş’ın bitmek bilmez ailevi sorunlarını çözmesi gereken bir dönemdi ki sıkıntılıydım. Sabah içimdeki sıkıntıya çok aldırmadım. Ne de olsa son günlerde her sabah böyle uyanıyor ve sonradan normale dönüyordum. Ancak o Pazar günü öyle olmadı. Önce televizyon karşısında pinekleyeyim dedim. Yüzlerce kanal içinde seyretmeye değer bir şey olmadığına sanırım yaklaşık bir saat içinde karar verdim. Hava güneşliydi. Dışarı mı çıksam dedim ama içimden gelmiyordu. Nasıl olsa her zamanki gibi kendimi oyalayacak bir şey bulabilirdim. Önce biraz kitap okuyayım dedim. O kitabı elimde açık halde ne kadar tuttuğumu hatırlamıyorum ama tek bir sayfa bile ilerlemediğimi fark ettiğimde sanırım epey zaman geçmişti. En güzeli mutfağa gidip kendim için güzel yemekler yapmak, kendimi şımartmaktı. Ancak en sevdiğim yemekler dahil hiçbirini canım çekmiyordu ve bu da yetmezmiş gibi zaten yemek yapacak gücü de kendimde bulamıyordum. İçimdeki sıkıntı gittikçe artıyordu. En iyisi yarım bıraktığım onca elişinden birini alıp oyalanmak diye düşündüm. Ne de olsa bu tür şeyler en iyi terapi yöntemiydi ya! Hangisine elimi attıysam deli saçması geldi. Sonra hepsini ortadan kaldırdım. Acaba Başak’ı mı arasam dedim. Ama ondan da epeydir ses çıkmıyordu ve muhtemelen zor günler geçiriyordu. Şimdi arayıp da “canım sıkılıyor” diye yakınamazdım. O zaman Berna’yı arayayım diye düşündüm. Ama son zamanlarda her gün arayıp Candaş’ı, bitmek bilmez sorunları anlatıp yakınıyordum. Bari Pazar günü rahat bırakayım dedim. Tekrar dışarı çıkmaya yeltendim ama giyinmek için dolabı açtığım anda ne giyeceğimi düşünmek bile çok sıkıcı geldi ve salona geçtim. Sıkıntı gittikçe artıyordu. İşte o sırada aklıma muhteşem bir fikir geldi. Bilgisayarın başına kurulup içimden gelen her şeyi yazmalıydım ve rahatlamalıydım. En sevdiğim bardağıma çayımı doldurup, bilgisayarın başına oturdum. Boş bir belge açtım. On-on beş dakika sonra o belge hala boştu. Öylece oturmuş boş sayfaya bakıyordum. Tek fark çayım bitmişti. O zaman aklıma daha da parlak bir fikir geldi! Evet çok sevdiğim o dönem dizisini seyretmeliydim. Günlerdir, gecelerdir seyrediyordum ve her seferinde de çok işe yarıyordu. Keyfim yerine geliyordu. Kişisel rekorumu kırdığım, bu kadar seyretmeyi başarabildiğim tek diziydi ne de olsa. Evet ona da sadece yirmi dakika tahammül edebilmiştim. Gerçi o gün için rekor sayılabilirdi. “Evi mi temizlesem” düşüncesi daha yerimden kalkmadan vazgeçtiğim bir düşünce olarak güne imzasını attı. Karnım acıkmıştı. Rastgele bir şeyler sipariş ettim. Yemeğim bittiğinde evdeki sessizliği fark ettim. Evet ya! Bütün gün canımın sıkılmasının tek nedeni müzik dinlememiş olmamdı. Hemen müzik dosyalarıma daldım. Ancak hepsi çok sıkıcı göründü gözüme ve vazgeçtim. Müzik dinlemeliydim. En iyisi değişiklik yapmak; radyo dinlemekti. Bir sürü radyo kanalını dinleyebileceğim bir site bulup rastgele radyolar arasında dolaşmaya başladım. Tabii ki onların da hepsi çok sıkıcı gelmişti. En sonunda geri zekalı bir oyuna takılıp saatlerimi geçirmeye karar verdim. Sonunda akşam olmuştu işte! O oyunla ne kadar uğraştım bilmiyorum ve hangi radyoyu dinlediğimin bile farkında değildim. Birinde takılı kalmıştı. Değiştirmek bile zor geliyordu. Artık duvarlar üzerime üzerime geliyordu. Saat ona doğru daha fazla dayanamadım ve Berna’yı aradım. Tüm gün yaptıklarımı komik bir dille anlattım. “Keşke dışarı çıksaymışsın” dedi. Son halimi de şöyle anlattım. “Saatlerdir bir radyo çalıyor. Herhalde altmışlarının sonunda bir adam, saçma sapan şarkılar çalıyor. On yıl önce de program yapıyordu bu adam. O kadar daraldım ki anlatamam” Sinirden gülüyordum. Duşa girmemi, bir bitki çayı içmemi ve yatmamı önerdi. Ama onu bile yapacak gücüm kalmamıştı. Odama geri döndüm. Adam hala konuşuyordu. Sonra birden daha önce hiç duymadığım çok güzel bir İzmir şarkısı çalmaya başladı. O kadar güzeldi ki. Twitter açıktı önümde ve öylesine birkaç kelime yazdım adama. Can sıkıntısı diyip güldüm kendi kendime. Ama az sonra cevap geldi. Programı daha dikkatlice dinlemeye başladım. Aslında o kadar da sıkıcı değildi. Sonra birkaç bir şey daha yazdım ve yine içten cevaplar aldım. Keyfim yerine geliyordu yavaş yavaş. Saat onbir buçuk civarı Berna’yı tekrar aradığımda; ilk anda duyduğum sesi endişeliydi. Sesimi duyduğunda inanamadı; çünkü normale dönmüştüm ve sesim cıvıl cıvıldı resmen. Çok güldü böyle bir şekilde keyfimin yerine gelmesine. Rahat bir uyku çekebilirdim artık.
Ertesi hafta pazar akşamı tesadüf eseri yine evdeydim ve aklıma geldi. Dinlemeye başladım. Yine birkaç yorum, yine içten cevaplar. O kadar özlemişim ki bu şarkıları. İnanamıyordum. Merak edip facebook sayfasına baktığımda çok güldüm kendime. Yaşı tahminimin çok altında olduğu gibi, görüntüsüyle tahminim arasında da uçurumlar vardı. Gözlerinin içi gülen bir adam vardı karşımda. (Özellikle herhangi bir takma isim kullanmıyorum. Çünkü ola ki zaman bulup da okursa, hangi ismi takmış olursam olayım çok dalga geçecek bulduğum isimle.)
Hazırladığı bir albümü aldığımda, şarkılar hakkında ne düşündüğümü içtenlikle sordu. Bunu ciddi bir görev olarak kabul edip, uygun zamanı kolladım dinleyebilmek için. Dinlerken de ne düşündüğümü, aklıma geldiği gibi yazmaya başladım. Onları yazarken başka bir şey daha fark ettim. Müziği hayatımdan çıkaralı gerçekten çok olmuştu. Müzik, hayatımda sadece fonda devam eden sıradan bir şeye dönüşmüştü. Belki de her şeyin keyifsizleşmesi bu nedenleydi.
Zamanla programı kaçırmamak için çaba sarfetmeye başladım. O kadar keyifliydi ki. Sonra tüm mütevaziliği ve alçak gönüllülüğüyle facebook sayfasına da davet etti. Orası daha da keyifliydi. Programı aynı anda dinleyen bir sürü kişi yazışıyordu. Önceleri yadırgamadım desem yalan olur ama zamanla alışmaya başladım. Haftalar, aylar geçtikçe yeni arkadaşlar edindim. Onlarla da program dışında iletişime geçtim. Hepsi o kadar içten, öyle değerliler ki. Hayatı boyunca hiçbir diziye, programa takılmamış olan ben her Pazar gecesi bir radyo programını dinleyebilmek için çırpınıyordum. Önce ailem, sonra da arkadaşlarım ve Candaş pazar gecelerimin dolu olduğunu fark etmeye başladılar.
Ne radyoyu, ne programın adını, ne de sunucu ve yapımcısını burada deşifre etmeyeceğim. Çünkü kendisi o kadar mütevazi ki…
Zamanla program dışında da günlük konulardan yazışmaya başladık. Hatta Candaş’la ayrılık sürecini bile üzeri kapalı olarak anlattım. Her zaman onca yoğunluğunun içinde iyi kötü verdiği cevaplarla, o değişik espri anlayışıyla o kadar eğlenceli ki.
Hayat güzel tesadüflerle dolu gerçekten. Sıkıcı bir pazar günü ve sonrasında duyduğun bir şarkı, gelen bir cevap, sadece o günkü sıkıntını yok etmekle kalmayabiliyor. Yaşamına yeni renkler, yeni arkadaşlar, yeni ilgi alanları katabiliyor.
Tüm bunları benim için “haftanın en keyifli iki saati”nin ardından, programda beğendiğim bir şarkının yer aldığı albümü dinleyerek, yüzümde bir gülümsemeyle yazdım. Albümü kimin önerdiğini söylemeye gerek yok herhalde. Teşekkür ederim :)
NOT: Bugüne dek yazdıklarım içinde kurgu bulunmayan ilk gerçek yazıdır.
Perşembe, Eylül 20, 2012
Ceviz :)
“İnsanlar hakkında hiç yanılmam” demek isterdim ama diyemiyorum. Yıllardır öyle çok kandırıldım, öyle çok hayal kırıklığına uğradım ki bu duruma alıştım. Uzun zamandan beri ilk kez birisine güvenmedim. Kalkanlarımı, zırhlarımı kuşandım ve en ufak bir sataşmada bile savaş açtım, saldırıya geçtim. Bununla da yetinmedim; sürekli kalkanlarım ve zırhım hazır bekledim. Zaman zaman dalga geçerek, zaman zaman aşağılayarak ve daha da beteri yok sayarak bu savaşa devam ettim. Hem de ortada bir neden yokken. Savaştığım ‘O’ muydu yoksa kendim miydim bilemiyorum. Bu anlamsız savaş içinde beni sürekli destekleyen insanlar vardı. Hatta bu savaşa çanak tutarak, savaş naraları atanlar bile vardı. Tek bir kişi dışında: Başak. Başak her ne kadar tanımasa da sürekli bu kadar kötü olamayacağından, buna inanmak istemediğinden ve içinden gelen o olumlu histen bahsetti. Her konuşmamızda Başak’ı dinledim; ama söylediklerine pek ihtimal vermedim. Ancak binde bir olabilecek bir şeydi çünkü ve ben de o oranda göz önünde bulundurdum. Bir gün güzel bir benzetme yaptı. Belki ‘O’ bir cevizdi ve o kalın kabuğunun altında başka birisi gizleniyordu. Bense hala o cevizin içinin çürük olduğunu ve kokusunun bana kadar geldiğini iddia ediyordum. O sert kabukta bir çatlak yaratmak için bile uğraşmanın hiçbir anlamı yoktu benim için. Kabuğuyla, içiyle, çürüğüyle tam bir zaman kaybıydı Hulki! Uzun bir süre, bu sinir savaşını karşılıklı sürdürdük Hulki’yle; ta ki onunla ilgili gerçeği bir tesadüf sonucu öğreninceye kadar. Aşk tesadüfleri sever mi bilmem; ama hayat kesinlikle seviyor. Öğrendikten sonra, yaptıklarımdan utandım, hatta bununla yetinmeyip kendime kızdım ve kendimi suçladım. Bir sonraki buluşmamıza tüm silahlarımı, zırhlarımı, kalkanlarımı evde bırakıp gittim. O anlamsız gerginlikten sonra ilk kez Hulki’nin yanında kendim gibiydim işte. Önce, çok tedirgin oldum ve ‘bunu yapmamalıydım’ dedim kendime; ama zaman biraz ilerledikten sonra, acaba Başak haklı mıydı diye düşünmeye başladım. Yoksa gerçekten kalın kabuklu bir ceviz miydi de kabuğunu mu çatlatmayı başarmıştım? Gidişat birdenbire değişti derken; kalkansız, zırhsız ikinci ya da üçüncü buluşmamızda, her şey yine eski haline döndü. İtiraf ediyorum hazırlıksız yakalandım ve ilk darbeyi aldım. Ancak savunma yerine saldırıya geçtim. Öyle kötüydü ki! Tartışırken kendimi tanıyamıyordum. Sanki başka birisi benim yerime geçmiş de ben olayları dışarıdan seyrediyordum. Tam tartışmanın en alevli anında, birden burnuma taze bir ceviz kokusu geldi. Hulki, komik bir şey yaptı. Durduk ve gülmeye başladık. Sonra durup durup yeniden tartıştık. Bittiğinde ikimiz de şaşkın durumdaydık ve ne yapacağımızı bilmiyorduk. Hulki, o tuhaf gözlerini üzerime dikmiş, bana bakıyordu. Sonra sigara paketini eline aldı, içinden iki tane çıkardı ve gülümseyerek birini bana uzattı “barış çubuğu” diyerek. Yine taze ceviz kokusu etrafı sarmıştı. Nuray yanımıza uğradığında, konu kapanmıştı ve hiçbir şey olmamış gibi sohbet etmeye başlamıştık. Keyifli geçen bir sohbetin ardından “görüşürüz” diyerek kalktı masadan Hulki. Nuray’a tartışmamızdan bahsettiğimde inanamadı. Bugüne kadar bizi hiç bu kadar neşeli ve keyifli görmediğini söyleyiverdi.
Sonraları Hulki’yle daha sık görüşür olduk. Her seferi ayrı bir keyifti. Ara ara o kabuk kendini yenilese de bir kez kırıldığı için, o gerginlik uzun sürmüyordu. Her şey yolunda gitmeye başlamıştı. Bir gün beni aradı ve sonunda beklediği telefonun geldiğini, İzmir’den taşınacağını söyledi. Hem mutluydu hem de buruk. Son kez buluştuk taze ceviz kokuları içinde. Başak hiç karşılaşmadı onunla. Ama eminim karşılaşsaydı, “inanılmaz bir enerji aldım Zeynep” derdi. Şimdi ne zaman ceviz yesem içim burkuluyor, dalgınlaşıyorum. İtiraf ediyorum Hulki:
Seni çok özlüyorum!
Cumartesi, Şubat 18, 2012
Sessiz Gidiş- Son Sözler
Bugüne kadar hep sessizce gitmeyi bildim. Bazen yavaş yavaş elimi ayağımı çektim bazen de bıçakla keser gibi keskin ve net bir şekilde gittim. Kimi zaman bir yerden çoğu zaman da insanların hayatından çıkıp gittim. Ayrıldığım yerler beni özledi mi bilmem ama insanlar her zaman özlediler. Kimisi çok çabuk farketti yokluğumu, kimisinin farketmesi zaman aldı. Kimisi farkettiği ilk andan itibaren bunun zor olacağını bildi ve durumu kabullendi. Kimisi bu zorluğa katlanmaktansa geri döndürmeye çalıştı. Geri döndürmeye çalışanlardan bazıları başlangıçta başarılı olduklarını düşündüler. Sonradan farkına vardılar ki sadece bir kez gidiyordum ve geri dönmüyordum asla. Kimileri de gidişimi zafer nidalarıyla kutladılar başlangıçta. Yavaş yavaş önce sessizliğe ardından da garip bir hüzüne gömüldüler. Bir de gidenin kendileri olduklarını sananlar oldu ki onların hayal kırıklıkları daha da büyük oldu. Kalmaları için hiçbir şey yapmadım. Gidene “kal” denmezdi çünkü. Sadece arkalarından seyrettim gidişlerini. Büyük bir lütufta bulunup da geri döndüklerinde anladılar ki giden kendileri değildi. Çok mu abartılı, çok mu acımasızca. Hayır her ikisi de değil. Çünkü her kafama estiğinde, her kırıldığımda çekip gitmedim. Artık kendimi koruyamadığım zamanlarda, dayanılmaz hale geldiğinde gittim. Çünkü kendimi korumanın başka bir yolunu bilmiyorum. Hala da öğrenemedim. Başkalarını kıracağıma kendimi kırdım ben hep. Ama hep başkalarını kolay affettim. Bunun böyle sürüp gitmeyeceği belliydi. Sonunda hep kendi kendimi tükettim ben. Çok az kaldığımda anladım ki ben de tamamen ortadan kaybolmalıyım. Bunu ne zaman sistemli olarak düşünmeye başlasam, hayat hep engeller koydu önüme. Hep ya tutunacak sahte dallar ya destek olacak insanlar ya da mutlu tesadüfler sundu bana. Her seferinde kandım ve hep yeniden başladım. Ama sonuç hiç değişmedi. Bugün de böyle şeyler olacak mı bilmiyorum. Ama bir kez daha karar verdim.
Plan yapmadım nasıl yokolsam diye. Plan yapmıyorum çünkü yaparsam hayat yine bir şeyler sunacak farkına varıp ve ben her zamanki gibi kanacağım. Geçen seferlerdeki gibi hayatımdaki önemli insanlarla onlara farkettirmeden vedalaşma çabasına da girmedim tek bir kişi hariç. Başak. Sen hayatın önüme koyduğu en inanılmaz engeldin. Öyle ki hala senin yüzünden gitmek çok zor. Ve biliyor musun ki en çetin engel olarak beni hedefe en yaklaştıran sen oldun. Bu sefer başarabilecektim. Hiç bu kadar yaklaşamamıştım. O kadar yaklaşmıştım ki kilometrelerce uzaklıktan mikronlarla ölçülecek uzunluğa kadar gelmiştim. Bunları yazmaya başlamadan önce seninle vedalaştım kendimce Facebook’ta. Telefon edemezdim çünkü o zaman yine her zamanki gibi her şeyin yoluna gireceğine inandırırdın beni. Kızma bana, alınma ve darılma. “Sakın vazgeçme” dedim sana. “canım, vazgeçmem sen de vazgeçme” dedin. Çok kızacaksın belki çok aşağılıkça ama son kez vazgeçmeyeceğine dair söz aldım senden. “söz ver bana :)) ne olursa olsun vazgeçmeyeceksin” dedim. Hedefime ne kadar yakın olduğumu bildiğin için hiç şüphelenmedin. Nereden bilebilirdin ki! Bunları yazarken kendimden utanıyorum. Ama sen başarmalısın. Benden çok daha güçlüsün çünkü. Yaz sonunda aldığımız kararları uygulamak, hayatımızı baştan aşağı değiştirmek için debelenirken defalarca tökezleyip yardım istedim senden telefonda. Konuşmanın başlangıcındaki ağlamaklı sesimi eski cıvıl cıvıl haline getirmeyi bildin hep. Bir kez bile yardım için aramadın. Yardıma ihtiyacın olmadığından değil biliyorum. Öyle güçlüydün ki hepsini kendin aşmayı tercih ettin. Bu sefer de öyle olacak. “söz veriyorum:)) sen de söz ver bana” dedin. Öyle rahatladım ki verdiğin sözü görünce. Biliyorum içimden söz verdiğimi düşündün. “teşekkür ederim :))) seni çok seviyorum” dedim. Birkaç parantez her şeyin yolunda olduğunu gösterebiliyor ya artık. “ben de seni çok seviyorum canım benimm:))” diyiverdin. Sadece iki nokta üst üste ve bir parantezle gülümsemedim bunun üzerine, gerçekten yüzümdeki kaslarla ve yüreğimde hala bir köşede kalabilmiş olan sıcaklıkla gülümsedim sana. Asla fark etmediğin için kendini suçlamayacaksın. Çünkü sinsice davrandım ve farkına varman mümkün değildi. Bir ya da iki hafta önce gelmen de bir şeyi değiştirmeyecekti. Sadece biraz erteleyecekti belki de. Seni seviyorum yaşı küçük yüreği kocaman yol arkadaşım ve binlerce, yüzbinlerce hatta milyonlarca kez özür diliyorum seni yarı yolda bıraktığım için.
Ve Berna. Sen olmasaydın bu kadar da devam edemeyecektim. Son on sekiz yıl boyunca her zaman yanımda olduğun için sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Çok zor bulunan türden bir dostluktu bizimkisi. Ara ara belki kırıldık, belki gücendik. İnanılmaz zamanlar yaşadık. Her zaman hayatı kolaylaştırdın sen benim için. Kimse bu kadar uzun süre çekemezdi herhalde. Teşekkür etsem çok az kalır ne desem yeterli olur bilemiyorum. Yeryüzünde herkesin senin gibi bir dostu olsa dünya inanılmaz bir yer olurdu. Sakın sen de neden fark edemediğini düşünüp üzülme, suçlama kendini. Fark edemezdin. Çünkü bu sefer ben de fark edemedim. Geçen seferlerdeki gibi rol falan yapmadım (Ne çok şey itiraf ettim bu gece). Ancak aklıma gelen tek şey bu süreci maskeleyecek harika bir şeyler olduğudur. Son zamanlarda dilimden düşürmediğim Candaş tabii ki. Berna kim olduğunu biliyorsun. Onun bunları okuma şansı olmayacak. Okuyan birçok kişi kendisini Candaş sanacak ama sen gerçeği biliyorsun. Ona söyler misin lütfen sayesinde hayatım dengeye kavuştu ve ben onu gerçekten uzun zamandır kimseyi sevmediğim sevemediğim kadar çok sevdim. Neler hissettiğimi biliyorsun işte yazdırma buraya :)) (Son kez huysuzluk yapayım sana).
Ve ailem. Sizlere bir şey söylemek istemiyorum. Benimle birlikte yaşamak çoğu zaman çekilmez oluyordu biliyorum. Mum dibine ışık vermiyor işte. Üzülmeyin falan desem çok anlamsız. Anlamlandırmaya çalışmayın, yaşananları irdelemeyin. Elinizden geleni yaptınız. Çok özür diliyorum. Başka bir şey söyleyemiyorum. “Yeniden dünyaya gelecek olsam ve seçme şansım olsa sizi seçerdim ailem olarak.” (Nerede okuduğumu hatırlayamadım) Özür dilerim.
Bu yazıyı bir de vasiyetle bitirmek gerekiyor değil mi :))) Yaşadıklarımdan başka pek bir birikimim yok malum ama onlar çok önemli benim için. Uzun zamandır aklıma takılıyor her gitmeye karar verişimde. Sonunda çözümü buldum. Başak gri günlük senin. Hayatının sonuna kadar sende kalsın. Girişindeki yazın inan bana çok güç verdi. Çoğu zaman vazgeçişlerimden geriye döndürdü beni. Diğer günlüklerim Berna senin aynı şekilde. Onlara çok iyi bakacağını biliyorum. İçim rahat. Lütfen okunmadan, didiklenmeden onları elinize geçirin :) Başak bir gün bir şeyler yazmak için kullanmak istersen Berna’dan bir süreliğine alabilirsin günlükleri. Gerçek yaşam enerjisini ve komediyle dramı iç içe bulacaksın onlarda. Hayatımın kısa özeti işte. Ve çok da mutlu olurum bunu yaparsan ama sakın bunun bir istek olduğunu düşünme. Bir gün aklına takılırsa gerçekleştirmen için izin sadece. “Pembe Kafalar” öyküsü harddiskte. İkiniz de alabilirsiniz.
Veda vakti. Başka kimseye söyleyecek lafım yok. Çok isterseniz affettim, kırgın değilim falan filan. Aslında umurumda da değilsiniz. Hayatımda ilk kez gerçekleştirmeyi bu kadar istediğim bir konuda başarısızlığa uğradım ve pes ettim. Yaşamak bana göre değilmiş. Sıkıldım oynamıyorum.
Plan yapmadım nasıl yokolsam diye. Plan yapmıyorum çünkü yaparsam hayat yine bir şeyler sunacak farkına varıp ve ben her zamanki gibi kanacağım. Geçen seferlerdeki gibi hayatımdaki önemli insanlarla onlara farkettirmeden vedalaşma çabasına da girmedim tek bir kişi hariç. Başak. Sen hayatın önüme koyduğu en inanılmaz engeldin. Öyle ki hala senin yüzünden gitmek çok zor. Ve biliyor musun ki en çetin engel olarak beni hedefe en yaklaştıran sen oldun. Bu sefer başarabilecektim. Hiç bu kadar yaklaşamamıştım. O kadar yaklaşmıştım ki kilometrelerce uzaklıktan mikronlarla ölçülecek uzunluğa kadar gelmiştim. Bunları yazmaya başlamadan önce seninle vedalaştım kendimce Facebook’ta. Telefon edemezdim çünkü o zaman yine her zamanki gibi her şeyin yoluna gireceğine inandırırdın beni. Kızma bana, alınma ve darılma. “Sakın vazgeçme” dedim sana. “canım, vazgeçmem sen de vazgeçme” dedin. Çok kızacaksın belki çok aşağılıkça ama son kez vazgeçmeyeceğine dair söz aldım senden. “söz ver bana :)) ne olursa olsun vazgeçmeyeceksin” dedim. Hedefime ne kadar yakın olduğumu bildiğin için hiç şüphelenmedin. Nereden bilebilirdin ki! Bunları yazarken kendimden utanıyorum. Ama sen başarmalısın. Benden çok daha güçlüsün çünkü. Yaz sonunda aldığımız kararları uygulamak, hayatımızı baştan aşağı değiştirmek için debelenirken defalarca tökezleyip yardım istedim senden telefonda. Konuşmanın başlangıcındaki ağlamaklı sesimi eski cıvıl cıvıl haline getirmeyi bildin hep. Bir kez bile yardım için aramadın. Yardıma ihtiyacın olmadığından değil biliyorum. Öyle güçlüydün ki hepsini kendin aşmayı tercih ettin. Bu sefer de öyle olacak. “söz veriyorum:)) sen de söz ver bana” dedin. Öyle rahatladım ki verdiğin sözü görünce. Biliyorum içimden söz verdiğimi düşündün. “teşekkür ederim :))) seni çok seviyorum” dedim. Birkaç parantez her şeyin yolunda olduğunu gösterebiliyor ya artık. “ben de seni çok seviyorum canım benimm:))” diyiverdin. Sadece iki nokta üst üste ve bir parantezle gülümsemedim bunun üzerine, gerçekten yüzümdeki kaslarla ve yüreğimde hala bir köşede kalabilmiş olan sıcaklıkla gülümsedim sana. Asla fark etmediğin için kendini suçlamayacaksın. Çünkü sinsice davrandım ve farkına varman mümkün değildi. Bir ya da iki hafta önce gelmen de bir şeyi değiştirmeyecekti. Sadece biraz erteleyecekti belki de. Seni seviyorum yaşı küçük yüreği kocaman yol arkadaşım ve binlerce, yüzbinlerce hatta milyonlarca kez özür diliyorum seni yarı yolda bıraktığım için.
Ve Berna. Sen olmasaydın bu kadar da devam edemeyecektim. Son on sekiz yıl boyunca her zaman yanımda olduğun için sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Çok zor bulunan türden bir dostluktu bizimkisi. Ara ara belki kırıldık, belki gücendik. İnanılmaz zamanlar yaşadık. Her zaman hayatı kolaylaştırdın sen benim için. Kimse bu kadar uzun süre çekemezdi herhalde. Teşekkür etsem çok az kalır ne desem yeterli olur bilemiyorum. Yeryüzünde herkesin senin gibi bir dostu olsa dünya inanılmaz bir yer olurdu. Sakın sen de neden fark edemediğini düşünüp üzülme, suçlama kendini. Fark edemezdin. Çünkü bu sefer ben de fark edemedim. Geçen seferlerdeki gibi rol falan yapmadım (Ne çok şey itiraf ettim bu gece). Ancak aklıma gelen tek şey bu süreci maskeleyecek harika bir şeyler olduğudur. Son zamanlarda dilimden düşürmediğim Candaş tabii ki. Berna kim olduğunu biliyorsun. Onun bunları okuma şansı olmayacak. Okuyan birçok kişi kendisini Candaş sanacak ama sen gerçeği biliyorsun. Ona söyler misin lütfen sayesinde hayatım dengeye kavuştu ve ben onu gerçekten uzun zamandır kimseyi sevmediğim sevemediğim kadar çok sevdim. Neler hissettiğimi biliyorsun işte yazdırma buraya :)) (Son kez huysuzluk yapayım sana).
Ve ailem. Sizlere bir şey söylemek istemiyorum. Benimle birlikte yaşamak çoğu zaman çekilmez oluyordu biliyorum. Mum dibine ışık vermiyor işte. Üzülmeyin falan desem çok anlamsız. Anlamlandırmaya çalışmayın, yaşananları irdelemeyin. Elinizden geleni yaptınız. Çok özür diliyorum. Başka bir şey söyleyemiyorum. “Yeniden dünyaya gelecek olsam ve seçme şansım olsa sizi seçerdim ailem olarak.” (Nerede okuduğumu hatırlayamadım) Özür dilerim.
Bu yazıyı bir de vasiyetle bitirmek gerekiyor değil mi :))) Yaşadıklarımdan başka pek bir birikimim yok malum ama onlar çok önemli benim için. Uzun zamandır aklıma takılıyor her gitmeye karar verişimde. Sonunda çözümü buldum. Başak gri günlük senin. Hayatının sonuna kadar sende kalsın. Girişindeki yazın inan bana çok güç verdi. Çoğu zaman vazgeçişlerimden geriye döndürdü beni. Diğer günlüklerim Berna senin aynı şekilde. Onlara çok iyi bakacağını biliyorum. İçim rahat. Lütfen okunmadan, didiklenmeden onları elinize geçirin :) Başak bir gün bir şeyler yazmak için kullanmak istersen Berna’dan bir süreliğine alabilirsin günlükleri. Gerçek yaşam enerjisini ve komediyle dramı iç içe bulacaksın onlarda. Hayatımın kısa özeti işte. Ve çok da mutlu olurum bunu yaparsan ama sakın bunun bir istek olduğunu düşünme. Bir gün aklına takılırsa gerçekleştirmen için izin sadece. “Pembe Kafalar” öyküsü harddiskte. İkiniz de alabilirsiniz.
Veda vakti. Başka kimseye söyleyecek lafım yok. Çok isterseniz affettim, kırgın değilim falan filan. Aslında umurumda da değilsiniz. Hayatımda ilk kez gerçekleştirmeyi bu kadar istediğim bir konuda başarısızlığa uğradım ve pes ettim. Yaşamak bana göre değilmiş. Sıkıldım oynamıyorum.
Çarşamba, Şubat 15, 2012
Biliyorum :)
Biliyorum bu gece söylediklerin en az benim canımı yaktığı kadar senin de canını yaktı. Yüreğinde ufacık da olsa bir sızı hissettin değil mi? Hiç tahmin etmemiştin değil mi söylerken? O yüzden o kadar uzun süren bir sessizliğe gömüldük. Biliyorum :)Söylemedin, söylemeyeceksin de biliyorum ama ben söylüyorum "seni seviyorum". Bugün hissettim ben bunu o uzun sessizlikte.
Pazar, Şubat 12, 2012
Şiir, Acele ve Hayata Dair...
Oturmuş televizyon karşısında kahvaltı keyfi yapıyor ve bir yandan da bugün yapmak istediklerimi nasıl yetiştireceğimi düşünüyorken televizyonda okunan şiirle kendime geldim. Ne kadar da güzel okuyordu okuyan kişi Attila İlhan'ın "Ben Sana Mecburum" şiirini. Kafamın içinde dönen binbir düşünceyi elimin tersiyle bir köşeye ittim; alelacele yapılan temizlikte tozları, gübürleri halının altına doğru süpürür gibi. Keyifle şiiri dinledim. Kafamın içinde tarttım, hayaller kurdum. Ne kadar uzun olmuştu acaba şiir okumayalı ya da dinlemeyeli? Ne zaman çıkarmıştım şiir okumayı hayatımdan? Şiir yazmayı çıkartışımdan sonraydı orası kesindi. Sonra farkına vardım ki bu düşüncelere kısa zaman önce de dalmıştım; yine güzel okunan güzel bir şiir duyduğumda. Ne zamandı acaba diye hatırlamaya çalıştım. Üzerinden çok fazla geçmiş olamaz. Taş çatlasa iki ay olmuştur. Dinlediğim güzel birkaç şiirin ardından "Bu gece şiir okuyacağım" diyip kitaplığımdan birkaç şiir kitabı seçip yatağıma geçtiğimi ve loş ışığın altında hangisini okusam diye gözden geçirdiğimi ve rastgele birisiyle başladığımı da hatırlıyorum. Sonrası şiirler üzerinde hızlı bir göz gezdirmece. "Evet hatırlıyorum, bunu da hatırlıyorum.Aaa bunu nasıl unutmuşum hıh şimdi hatırladım. Hadi artık uyuyayım." ile son bulan,seyahat şirketlerinin düzenlediği, neyin ne olduğunun doğru dürüst anlaşılmadığı hızlı bir şehir turu gibiydi. Şiir böyle okunmaz ki!!
Acaba ne zamandır herşeyi böyle çabuk çabuk yapmaya çalışıyorum. İşlerin yoğunluğundan mıdır yoksa hayatın temposundan mıdır bilemedim ama son zamanlarda her işi çok büyük bir aceleyle yapmaya çalıştığımı farkettim. Televizyon seyrederken kanallar arasında hızlı gezinti, kitap okurken akıcı ve kolay okunur olanları seçip, kitap ayracının hangi sayfayı işaret ettiğine aşırı derecede dikkat göstererek tek bir satırı bile yeniden okumaya zamanım yokmuş gibi acele ederek, banyodan çok çabuk çıkmaya çalışarak, sigara içecek zamanım olmadığı için yollarda yürürken hem sigara içip hem de yapmam gereken telefon görüşmelerini yaparak, elişlerimi bile bir an önce bitsin hırsı ve acelesiyle keyfini çıkarmadan görev savmak için yapmak... Örnekler kafamın içinde sürüp gitti. Bunca acelenin sonucunda yapmam gerekenleri yetiştirebiliyor muyum peki? Tabii ki hayır. O zaman neden böyle yapıyorum sonuç değişmiyorsa? Bu sorulara da ayıracak fazla zamanım olmadığını farkettim ve bir karar aldım. Bugün tüm işlerimi acele etmeden sakince yapacağım. Zaten düşündüklerimi gerçekleştirmem için benden iki ya da üç tane daha lazım. O yüzden keyif çayımı içerek, kanallar arasında hiç gezinmeden şiir okunan programı seyretmeye devam ettim. Bir yanda bilgisayar olmadan televizyon seyretmek ve çay içerken başka bir iş yapmamak ne kadar da güzelmiş. Hava da pek güzelmiş bugün. Keyfim yerine gelmiş ve rahatlamıştım ki program sona erdi. Reklamlarla karşı karşıya kalıverdim aniden. Birden alelacele temizliğin ertesinde kapı çalınmış ve bir sürü misafir gelmiş gibi oldu kafamın içine. İnsanlar gezinmeye başladılar. Maalesef birisinin ayağı halının köşesine takıldı ve tüm tozlar ortalığa yayıldı. Yine kafamın içinde yapmam gereken yüzlerce iş etrafa saçıldı ve aceleyle onları teker teker temizlemem gerektiğini farkettim. Böylece bir program süresince devam eden sakin yaşam düşüncesi bu kalabalığın içinde gözden kayboldu.
Acaba ne zamandır herşeyi böyle çabuk çabuk yapmaya çalışıyorum. İşlerin yoğunluğundan mıdır yoksa hayatın temposundan mıdır bilemedim ama son zamanlarda her işi çok büyük bir aceleyle yapmaya çalıştığımı farkettim. Televizyon seyrederken kanallar arasında hızlı gezinti, kitap okurken akıcı ve kolay okunur olanları seçip, kitap ayracının hangi sayfayı işaret ettiğine aşırı derecede dikkat göstererek tek bir satırı bile yeniden okumaya zamanım yokmuş gibi acele ederek, banyodan çok çabuk çıkmaya çalışarak, sigara içecek zamanım olmadığı için yollarda yürürken hem sigara içip hem de yapmam gereken telefon görüşmelerini yaparak, elişlerimi bile bir an önce bitsin hırsı ve acelesiyle keyfini çıkarmadan görev savmak için yapmak... Örnekler kafamın içinde sürüp gitti. Bunca acelenin sonucunda yapmam gerekenleri yetiştirebiliyor muyum peki? Tabii ki hayır. O zaman neden böyle yapıyorum sonuç değişmiyorsa? Bu sorulara da ayıracak fazla zamanım olmadığını farkettim ve bir karar aldım. Bugün tüm işlerimi acele etmeden sakince yapacağım. Zaten düşündüklerimi gerçekleştirmem için benden iki ya da üç tane daha lazım. O yüzden keyif çayımı içerek, kanallar arasında hiç gezinmeden şiir okunan programı seyretmeye devam ettim. Bir yanda bilgisayar olmadan televizyon seyretmek ve çay içerken başka bir iş yapmamak ne kadar da güzelmiş. Hava da pek güzelmiş bugün. Keyfim yerine gelmiş ve rahatlamıştım ki program sona erdi. Reklamlarla karşı karşıya kalıverdim aniden. Birden alelacele temizliğin ertesinde kapı çalınmış ve bir sürü misafir gelmiş gibi oldu kafamın içine. İnsanlar gezinmeye başladılar. Maalesef birisinin ayağı halının köşesine takıldı ve tüm tozlar ortalığa yayıldı. Yine kafamın içinde yapmam gereken yüzlerce iş etrafa saçıldı ve aceleyle onları teker teker temizlemem gerektiğini farkettim. Böylece bir program süresince devam eden sakin yaşam düşüncesi bu kalabalığın içinde gözden kayboldu.
Cuma, Şubat 10, 2012
Şizofren sohbetler-1 ("ben", "ben"e karşı)
Bu çaresizlik, bu hüzün, bu sürekli ağlamaklı duruş ne büyük bir sefillik. Kendimi bu halde bulduğumda kendimden tiksiniyorum bazen. Ufacık bir ilgi için çırpınıp durmak, herşeyi kıskanmak... Neler oluyor böyle. Neden?
Ne oldu? Hani sen herşeyi yapabilirdin istersen. Dünyayı yerinden oynatabilecekmişçesine gelen o aşırı özgüvenine ne oldu? Küçücük bir fiskeyle dağıldı değil mi? Sen bu'sun işte! Bu kadarcıksın!
Açık verdiğin tek bir noktan var. Sadece Akhilleus topuğun var ve tüm darbeleri oradan alıyorsun. Öyle hassas bir nokta ki onu da tamir edemiyorsun. Aldığın her darbe neredeyse öldürücü oluyor. Ne zaman kurtulacaksın bundan? Tüm hayatını ziyan ediyorsun tek bir savunmasız yerden. Ayağını kesip atsan daha iyi. Kendine gel artık!!! İnsanları gözünde büyütmekten vazgeç. Vazgeç ondan hadi noolur :(( Görmüyor musun sonunu? Hatta senin kendi sonun bile olabilir. Yapma. Gel yol yakınken vazgeç.
Yapamıyorum. Anlamıyorsun beni. Yapmak istemez miyim sanıyorsun. Nasıl debelendiğimi bilseydin böyle konuşmazdın. Bataklık gibi. Uğraştıkça batıyorum. Elimden birşey gelmiyor işte. Vazgeçemiyorum. Evet Akhilleus topuğum benim. Onu da seviyorum. Ben böyleyim. Değişemiyorum çok fazla. Bu kadar oluyor. Ya böyle kabul et beni ya da çek git hayatımdan. Sürekli söylenip durma başımda. Ben de görüyorum herhalde kendi ellerimle kendi sonumu hazırladığımı. Salak değilim herhalde. Uğraşıyorum işte!!
Ne oldu? Hani sen herşeyi yapabilirdin istersen. Dünyayı yerinden oynatabilecekmişçesine gelen o aşırı özgüvenine ne oldu? Küçücük bir fiskeyle dağıldı değil mi? Sen bu'sun işte! Bu kadarcıksın!
Açık verdiğin tek bir noktan var. Sadece Akhilleus topuğun var ve tüm darbeleri oradan alıyorsun. Öyle hassas bir nokta ki onu da tamir edemiyorsun. Aldığın her darbe neredeyse öldürücü oluyor. Ne zaman kurtulacaksın bundan? Tüm hayatını ziyan ediyorsun tek bir savunmasız yerden. Ayağını kesip atsan daha iyi. Kendine gel artık!!! İnsanları gözünde büyütmekten vazgeç. Vazgeç ondan hadi noolur :(( Görmüyor musun sonunu? Hatta senin kendi sonun bile olabilir. Yapma. Gel yol yakınken vazgeç.
Yapamıyorum. Anlamıyorsun beni. Yapmak istemez miyim sanıyorsun. Nasıl debelendiğimi bilseydin böyle konuşmazdın. Bataklık gibi. Uğraştıkça batıyorum. Elimden birşey gelmiyor işte. Vazgeçemiyorum. Evet Akhilleus topuğum benim. Onu da seviyorum. Ben böyleyim. Değişemiyorum çok fazla. Bu kadar oluyor. Ya böyle kabul et beni ya da çek git hayatımdan. Sürekli söylenip durma başımda. Ben de görüyorum herhalde kendi ellerimle kendi sonumu hazırladığımı. Salak değilim herhalde. Uğraşıyorum işte!!
Salı, Ocak 17, 2012
Korku
Şimdilerde en büyük korkum ya bana "iyi geceler" demeden yatmam gerekirse... Nasıl yatılır, nasıl uyunur. Hadi uyudum diyelim. Kimbilir ne çok kabus görürüm. Sakın bana iyi geceler demeden güzel rüyalar dilemeden yatma, beni de yatırma. O kabus dolu uykulara salma beni. Sakın bırakma beni. Çok korkuyorum sensizlikten. İyi geceler...
Salı, Ocak 10, 2012
Mektup1
Bugüne kadar söylemek istediklerimi söyleyemediğim bir çok kişiye ellerine hiçbir zaman geçmeyecek olan mektuplar yazdım. Bu da onlardan biri olacak sanırım.
Seni ne kadar ve nasıl sevdiğimi hiç anlayamayacaksın. Biliyorum. Bunu sana söyleyecek cesaretim asla olmayacak, olamayacak. Günün birinde bu cesaretim ve şansım olsa ve ben söylesem, anlatmaya çalışsam da sen asla anlayamayacaksın.
Seni, o hiç sevmediğim renkteki ve dökülmeye başlayan saçlarınla sevdim. Vücuduna göre oransız derecede büyük olan kafan ve anlamsız derecedeki uzunluktaki yüzünü sevdim senin. O yüzün noktalandığı çirkin sivri çenenle sevdim seni. Daracık omuzların ve kamburca duruşunla sevdim seni. O hiç beğenmediğim giyim tarzınla ve sürekli elinde taşıdığın çantanla da sevdim seni.
O ukala tavırlarını, herşeyi ben bilirim havanı da sevdim senin. Yemek masasında otururken kendine olan büyük güveninle arkana yaslanıp, etrafı küçümseyerek seyretmeni bile sevdim senin. Çünkü gerçekte senin bu ukala, kibirli ve kendini yüksekte gören birisi olmadığını gördüm ben. Geceleri gördüğün kabuslardan gözyaşlarınla uyandığında, en içten en kendin olduğun zamanlarda tanıdım seni. Birlikte seyrettiğimiz o duygusal sahnelerde çaktırmadan gözyaşlarını silerken tanıdım seni. Canım yandığında ya da bitmeyen diş ağrısına dayanamayıp ağladığımda salondan çıkıp koridorda ağlayıp geri geldiğin anlarda sevdim seni.
Çok düşündüm hayatın başka türlü olsaydı sever miydim seni diye. Bu kadar mükemmel bir işin, bu kadar çok mal varlığın olmasaydı da sever miydim diye. Hepsini tek tek ayıkladım kafamda. Sadece sen kaldın. Ve her defasında ben geriye kalan bu "sen"i daha çok sevdiğimi farkettim. Sen ne düşündün bilmiyorum.
O işlerinin yoğunluğu içinde bana verdiğin sözleri unuttuğunda hep çok üzüldüm. Ama beni unuttuğunu düşündüğüm için değil, farkettiğinde ne kadar çok üzüleceğini bildiğim için. Hatta kimi zaman söylemedim ki üzülmemen, kendini suçlu hissetmemen için. Ama her seferinde ben yine üzüldüm. O yağmur altında bir saate yakın seni beklediğim gün de yine senin için üzüldüm.
Seni o kadar iyi tanıyorum ki, ne senden ne de sevginden bir gün bile şüphe duymadım. İtiraf ediyorum işini çok kıskandım. Onun dışında ben sana kızmadım, hiç darılmadım, hiç alınmadım.
Şu anda da bu akşamki tiyatro planımızı unutup kırk yılda bir yaptığın gibi arkadaşınla o köhne barda eski günlerinizi yadediyorsunuz. "Ne zaman geliyorsun" diye aradığımda arkadan gelen o eski rock parçasından anladım ki Muhsin'le birlikte malum mekandasınız. "Şimdi arayacaktım, yemeğe bekleme hayatım" dedin. Biliyorum ki konuşmaya dalmıştın ve bunu bana söylerken yüzün kızardı, bu halini gören Muhsin yüzünde alaycı bir ifadeyle senin taklidini yapmaya başladı. Aşkım iyi vakit geçir e mi? Ve de tiyayroyu sakın hatırlama. En azından bu akşamlık.
Seni seviyorum...
Not: Keşke geçen sene bugün Muhsin'i dinleyip taksiyle dönseydin eve. Tiyatroya gideceğimizi hatırlayıp hatırlamadığını hiç öğrenemeyeceğim. Umarım hatırlamamışsındır.
Seni ne kadar ve nasıl sevdiğimi hiç anlayamayacaksın. Biliyorum. Bunu sana söyleyecek cesaretim asla olmayacak, olamayacak. Günün birinde bu cesaretim ve şansım olsa ve ben söylesem, anlatmaya çalışsam da sen asla anlayamayacaksın.
Seni, o hiç sevmediğim renkteki ve dökülmeye başlayan saçlarınla sevdim. Vücuduna göre oransız derecede büyük olan kafan ve anlamsız derecedeki uzunluktaki yüzünü sevdim senin. O yüzün noktalandığı çirkin sivri çenenle sevdim seni. Daracık omuzların ve kamburca duruşunla sevdim seni. O hiç beğenmediğim giyim tarzınla ve sürekli elinde taşıdığın çantanla da sevdim seni.
O ukala tavırlarını, herşeyi ben bilirim havanı da sevdim senin. Yemek masasında otururken kendine olan büyük güveninle arkana yaslanıp, etrafı küçümseyerek seyretmeni bile sevdim senin. Çünkü gerçekte senin bu ukala, kibirli ve kendini yüksekte gören birisi olmadığını gördüm ben. Geceleri gördüğün kabuslardan gözyaşlarınla uyandığında, en içten en kendin olduğun zamanlarda tanıdım seni. Birlikte seyrettiğimiz o duygusal sahnelerde çaktırmadan gözyaşlarını silerken tanıdım seni. Canım yandığında ya da bitmeyen diş ağrısına dayanamayıp ağladığımda salondan çıkıp koridorda ağlayıp geri geldiğin anlarda sevdim seni.
Çok düşündüm hayatın başka türlü olsaydı sever miydim seni diye. Bu kadar mükemmel bir işin, bu kadar çok mal varlığın olmasaydı da sever miydim diye. Hepsini tek tek ayıkladım kafamda. Sadece sen kaldın. Ve her defasında ben geriye kalan bu "sen"i daha çok sevdiğimi farkettim. Sen ne düşündün bilmiyorum.
O işlerinin yoğunluğu içinde bana verdiğin sözleri unuttuğunda hep çok üzüldüm. Ama beni unuttuğunu düşündüğüm için değil, farkettiğinde ne kadar çok üzüleceğini bildiğim için. Hatta kimi zaman söylemedim ki üzülmemen, kendini suçlu hissetmemen için. Ama her seferinde ben yine üzüldüm. O yağmur altında bir saate yakın seni beklediğim gün de yine senin için üzüldüm.
Seni o kadar iyi tanıyorum ki, ne senden ne de sevginden bir gün bile şüphe duymadım. İtiraf ediyorum işini çok kıskandım. Onun dışında ben sana kızmadım, hiç darılmadım, hiç alınmadım.
Şu anda da bu akşamki tiyatro planımızı unutup kırk yılda bir yaptığın gibi arkadaşınla o köhne barda eski günlerinizi yadediyorsunuz. "Ne zaman geliyorsun" diye aradığımda arkadan gelen o eski rock parçasından anladım ki Muhsin'le birlikte malum mekandasınız. "Şimdi arayacaktım, yemeğe bekleme hayatım" dedin. Biliyorum ki konuşmaya dalmıştın ve bunu bana söylerken yüzün kızardı, bu halini gören Muhsin yüzünde alaycı bir ifadeyle senin taklidini yapmaya başladı. Aşkım iyi vakit geçir e mi? Ve de tiyayroyu sakın hatırlama. En azından bu akşamlık.
Seni seviyorum...
Not: Keşke geçen sene bugün Muhsin'i dinleyip taksiyle dönseydin eve. Tiyatroya gideceğimizi hatırlayıp hatırlamadığını hiç öğrenemeyeceğim. Umarım hatırlamamışsındır.
Cumartesi, Ocak 07, 2012
"İkinci Şans" Yalanı Üzerine...
Bazı insanlar için çok üzülüyorum. Çünkü kendilerini ne kadar sevdiğimi hiç öğrenemeyecekler. Öğrendiklerinde değiştiklerini farkettiğimden beri bunu kendime saklıyorum hiç değişmesinler diye. Ve artık hayatımda ne yeni insanlara ne de yeni sevgilere yer açıyorum. Hayatımda temizlik yapma zamanı gelmişti. Bu sefer hissettirmeden vedalaşıp sessizce çıkıp gidiyorum hayatlarından. Hiç kimsenin ikinci bir şansı haketmediğini deneyimlediğim o yazdan beri hiç kimse ikinci bir şans edinemedi, edinemeyecek de.
Cuma, Ocak 06, 2012
Herşey Olması Gerektiği Gibi Olacak
İki gün önce sabah erkence kalkmış ve yazmayı unuttuğum raporumu hazırlamaya çalışırken birden Candaş'ın gittiğini farkettim. Beni bırakmıştı. Vazgeçmişti. Hiç sesi soluğu çıkmıyordu. Mesajlarıma da cevap gelmez olmuştu. Birden kendimi çok kötü hissettim. Şimdi Candaş yok muydu yani artık hayatımda. Aslında er geç bunun olacağını biliyordum. Neden bu kadar sarsmıştı ki beni. Aslında sarsıcı olması gereken nokta bu değil Candaş'a nasıl ve ne zaman bu kadar bağlandığımdı. Belki de bunu farketmek beni bu hale getirmişti. Hala saçma sapan raporla uğraşmak zorunda olmak gerçekten can sıkıcıydı. Zaten ne yaptığımı çok da anlayabilmiş değildim. Bari müzikle çalışayım dedim ve tuhaflığı farkettiğim ilk günden beri dinlemeye korktuğum o şarkıyı açtım. Nasıl da ağır geliyordu. Bir an önce raporu bitirmeli ve hazırlanıp evden çıkmalıydım. Raşit'le görüşecektim. Hani şu evlenirsek çok mantıklı olacak olan Raşit. Hani bu sefer fazla ince eleyip sık dokumayacağım muhterem zat!! Offff! Bu Candaş neden cevap vermiyordu ki. Aklım Candaş'ta, kulağım acıklı şarkının bilmemkaçıncı tekrarında raporun kopyala yapıştır kısmıyla uğraşıyorum. İMDAAAAAAT diye bağırıp kaçasım var. Sonra birden Candaş'ın mesajını farkettim. Gitmemişti demek ki, beni terketmemişti işte, her zamanki gibiydi. Peki neden sevinemiyordum? Son yarım saat bilemedin kırkbeş dakika ne kadar da uzun gelmişti. Tamam işte bitmişti. Hadi neden hala kendime gelemiyorum ama. İşte o an anladım ki belki bu seferlik bırakmamıştı beni ama eninde sonunda bunu yapacaktı işte. Hem de tam da yapmaz, bırakmaz, bırakamaz dediğim anda yapacaktı bunu. O zaman bu seferlik burada olması birşey ifade etmiyordu. Er geç olacak işte ne bekliyorum ki!!! Çünkü gidemiyorum. Çekip gidemiyorum arkama bakmadan. Candaş gitme lütfen. Fazla birşey istemiyorum senden. Böyle, şimdi olduğu gibi kalsın herşey, fazlasını istemiyorum ki. Zaten isteyemem ki. Lanet olsun! Hakkım yok çünkü. Ama sen yine de gitme ve hep böyle kal yanımda. Sakın bırakma beni e mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)