Tesadüflerin güzel olanları bazen birdenbire, bazen de zamanla, insanın hayatını olumlu bir şekilde etkileyebiliyor. Az sonra yazacağım hikaye de işte böyle güzel bir tesadüfün hikayesi.
Geçen kışın ortalarıydı sanırım. Alelade bir Pazar günüydü ve evde yalnızdım. Sanırım Candaş’ın bitmek bilmez ailevi sorunlarını çözmesi gereken bir dönemdi ki sıkıntılıydım. Sabah içimdeki sıkıntıya çok aldırmadım. Ne de olsa son günlerde her sabah böyle uyanıyor ve sonradan normale dönüyordum. Ancak o Pazar günü öyle olmadı. Önce televizyon karşısında pinekleyeyim dedim. Yüzlerce kanal içinde seyretmeye değer bir şey olmadığına sanırım yaklaşık bir saat içinde karar verdim. Hava güneşliydi. Dışarı mı çıksam dedim ama içimden gelmiyordu. Nasıl olsa her zamanki gibi kendimi oyalayacak bir şey bulabilirdim. Önce biraz kitap okuyayım dedim. O kitabı elimde açık halde ne kadar tuttuğumu hatırlamıyorum ama tek bir sayfa bile ilerlemediğimi fark ettiğimde sanırım epey zaman geçmişti. En güzeli mutfağa gidip kendim için güzel yemekler yapmak, kendimi şımartmaktı. Ancak en sevdiğim yemekler dahil hiçbirini canım çekmiyordu ve bu da yetmezmiş gibi zaten yemek yapacak gücü de kendimde bulamıyordum. İçimdeki sıkıntı gittikçe artıyordu. En iyisi yarım bıraktığım onca elişinden birini alıp oyalanmak diye düşündüm. Ne de olsa bu tür şeyler en iyi terapi yöntemiydi ya! Hangisine elimi attıysam deli saçması geldi. Sonra hepsini ortadan kaldırdım. Acaba Başak’ı mı arasam dedim. Ama ondan da epeydir ses çıkmıyordu ve muhtemelen zor günler geçiriyordu. Şimdi arayıp da “canım sıkılıyor” diye yakınamazdım. O zaman Berna’yı arayayım diye düşündüm. Ama son zamanlarda her gün arayıp Candaş’ı, bitmek bilmez sorunları anlatıp yakınıyordum. Bari Pazar günü rahat bırakayım dedim. Tekrar dışarı çıkmaya yeltendim ama giyinmek için dolabı açtığım anda ne giyeceğimi düşünmek bile çok sıkıcı geldi ve salona geçtim. Sıkıntı gittikçe artıyordu. İşte o sırada aklıma muhteşem bir fikir geldi. Bilgisayarın başına kurulup içimden gelen her şeyi yazmalıydım ve rahatlamalıydım. En sevdiğim bardağıma çayımı doldurup, bilgisayarın başına oturdum. Boş bir belge açtım. On-on beş dakika sonra o belge hala boştu. Öylece oturmuş boş sayfaya bakıyordum. Tek fark çayım bitmişti. O zaman aklıma daha da parlak bir fikir geldi! Evet çok sevdiğim o dönem dizisini seyretmeliydim. Günlerdir, gecelerdir seyrediyordum ve her seferinde de çok işe yarıyordu. Keyfim yerine geliyordu. Kişisel rekorumu kırdığım, bu kadar seyretmeyi başarabildiğim tek diziydi ne de olsa. Evet ona da sadece yirmi dakika tahammül edebilmiştim. Gerçi o gün için rekor sayılabilirdi. “Evi mi temizlesem” düşüncesi daha yerimden kalkmadan vazgeçtiğim bir düşünce olarak güne imzasını attı. Karnım acıkmıştı. Rastgele bir şeyler sipariş ettim. Yemeğim bittiğinde evdeki sessizliği fark ettim. Evet ya! Bütün gün canımın sıkılmasının tek nedeni müzik dinlememiş olmamdı. Hemen müzik dosyalarıma daldım. Ancak hepsi çok sıkıcı göründü gözüme ve vazgeçtim. Müzik dinlemeliydim. En iyisi değişiklik yapmak; radyo dinlemekti. Bir sürü radyo kanalını dinleyebileceğim bir site bulup rastgele radyolar arasında dolaşmaya başladım. Tabii ki onların da hepsi çok sıkıcı gelmişti. En sonunda geri zekalı bir oyuna takılıp saatlerimi geçirmeye karar verdim. Sonunda akşam olmuştu işte! O oyunla ne kadar uğraştım bilmiyorum ve hangi radyoyu dinlediğimin bile farkında değildim. Birinde takılı kalmıştı. Değiştirmek bile zor geliyordu. Artık duvarlar üzerime üzerime geliyordu. Saat ona doğru daha fazla dayanamadım ve Berna’yı aradım. Tüm gün yaptıklarımı komik bir dille anlattım. “Keşke dışarı çıksaymışsın” dedi. Son halimi de şöyle anlattım. “Saatlerdir bir radyo çalıyor. Herhalde altmışlarının sonunda bir adam, saçma sapan şarkılar çalıyor. On yıl önce de program yapıyordu bu adam. O kadar daraldım ki anlatamam” Sinirden gülüyordum. Duşa girmemi, bir bitki çayı içmemi ve yatmamı önerdi. Ama onu bile yapacak gücüm kalmamıştı. Odama geri döndüm. Adam hala konuşuyordu. Sonra birden daha önce hiç duymadığım çok güzel bir İzmir şarkısı çalmaya başladı. O kadar güzeldi ki. Twitter açıktı önümde ve öylesine birkaç kelime yazdım adama. Can sıkıntısı diyip güldüm kendi kendime. Ama az sonra cevap geldi. Programı daha dikkatlice dinlemeye başladım. Aslında o kadar da sıkıcı değildi. Sonra birkaç bir şey daha yazdım ve yine içten cevaplar aldım. Keyfim yerine geliyordu yavaş yavaş. Saat onbir buçuk civarı Berna’yı tekrar aradığımda; ilk anda duyduğum sesi endişeliydi. Sesimi duyduğunda inanamadı; çünkü normale dönmüştüm ve sesim cıvıl cıvıldı resmen. Çok güldü böyle bir şekilde keyfimin yerine gelmesine. Rahat bir uyku çekebilirdim artık.
Ertesi hafta pazar akşamı tesadüf eseri yine evdeydim ve aklıma geldi. Dinlemeye başladım. Yine birkaç yorum, yine içten cevaplar. O kadar özlemişim ki bu şarkıları. İnanamıyordum. Merak edip facebook sayfasına baktığımda çok güldüm kendime. Yaşı tahminimin çok altında olduğu gibi, görüntüsüyle tahminim arasında da uçurumlar vardı. Gözlerinin içi gülen bir adam vardı karşımda. (Özellikle herhangi bir takma isim kullanmıyorum. Çünkü ola ki zaman bulup da okursa, hangi ismi takmış olursam olayım çok dalga geçecek bulduğum isimle.)
Hazırladığı bir albümü aldığımda, şarkılar hakkında ne düşündüğümü içtenlikle sordu. Bunu ciddi bir görev olarak kabul edip, uygun zamanı kolladım dinleyebilmek için. Dinlerken de ne düşündüğümü, aklıma geldiği gibi yazmaya başladım. Onları yazarken başka bir şey daha fark ettim. Müziği hayatımdan çıkaralı gerçekten çok olmuştu. Müzik, hayatımda sadece fonda devam eden sıradan bir şeye dönüşmüştü. Belki de her şeyin keyifsizleşmesi bu nedenleydi.
Zamanla programı kaçırmamak için çaba sarfetmeye başladım. O kadar keyifliydi ki. Sonra tüm mütevaziliği ve alçak gönüllülüğüyle facebook sayfasına da davet etti. Orası daha da keyifliydi. Programı aynı anda dinleyen bir sürü kişi yazışıyordu. Önceleri yadırgamadım desem yalan olur ama zamanla alışmaya başladım. Haftalar, aylar geçtikçe yeni arkadaşlar edindim. Onlarla da program dışında iletişime geçtim. Hepsi o kadar içten, öyle değerliler ki. Hayatı boyunca hiçbir diziye, programa takılmamış olan ben her Pazar gecesi bir radyo programını dinleyebilmek için çırpınıyordum. Önce ailem, sonra da arkadaşlarım ve Candaş pazar gecelerimin dolu olduğunu fark etmeye başladılar.
Ne radyoyu, ne programın adını, ne de sunucu ve yapımcısını burada deşifre etmeyeceğim. Çünkü kendisi o kadar mütevazi ki…
Zamanla program dışında da günlük konulardan yazışmaya başladık. Hatta Candaş’la ayrılık sürecini bile üzeri kapalı olarak anlattım. Her zaman onca yoğunluğunun içinde iyi kötü verdiği cevaplarla, o değişik espri anlayışıyla o kadar eğlenceli ki.
Hayat güzel tesadüflerle dolu gerçekten. Sıkıcı bir pazar günü ve sonrasında duyduğun bir şarkı, gelen bir cevap, sadece o günkü sıkıntını yok etmekle kalmayabiliyor. Yaşamına yeni renkler, yeni arkadaşlar, yeni ilgi alanları katabiliyor.
Tüm bunları benim için “haftanın en keyifli iki saati”nin ardından, programda beğendiğim bir şarkının yer aldığı albümü dinleyerek, yüzümde bir gülümsemeyle yazdım. Albümü kimin önerdiğini söylemeye gerek yok herhalde. Teşekkür ederim :)
NOT: Bugüne dek yazdıklarım içinde kurgu bulunmayan ilk gerçek yazıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder