Bugüne kadar seni anlatan, sana söyleyemediklerimi söylediğim o kadar çok yazı yazdım ki. Hatta söylemek istediklerimi yazdığım ayrı bir defter bile var. Ama hiç aklıma gelmezdi bunca zaman sonra yeniden sana bir şeyler yazacağım. Bu da büyük ihtimalle gönderilmeyen mektuplardan birisi olarak kalacak.
Dün gece bir arkadaşım çok özel bir şarkı gönderdi bana. Şarkı terk edilen bir adamın aklından geçenleri anlatıyor. Dediğim gibi hem çok güzel hem de çok özel. Ben de ona içinde senin adının geçtiği bir yazımı gönderdim. Seni merak etti. “Eski sevgilim” diyip geçiştirdim.
Şarkıyı dinlerken seni düşünmeye başladım. Gidişimden sonra ilk zamanlar hariç, sen hiç yokmuşsun gibi davranmaya başlamışım. Sen neler yaptın acaba? Bu şarkıdaki gibi mi düşündün? Çok üzüldün değil mi? Belki de yapamayacağımı düşündün ilk günlerde? Belki de bu konularda bugüne kadar hiç mantıklı davranmamış olmamdan cesaret aldın. Bilemiyorum ki! Hayatımda verdiğim ilk mantıklı karardı sanırım senden ayrılmak. O zaman anladım ki; bu konularda mantıklı davranmak gerçekten bana göre değilmiş. Sen neler yaptın çok merak ediyorum.
Ayrıldığımız haberi yayılınca tebrik telefonları aldım. “Zeynom en doğrusunu yapmışsın. Çok sevindim canım” ya da “Kızım süpersin! Sonunda işte, sonunda! Ohhh beeee” Acı acı gülümseyerek dinledim hepsini. Buluşma isteklerini “İzmir dönüşüne” diyerek başımdan savdım.
Ne kadar sürdü normale yaklaşmam hatırlamıyorum. Yazlıkta olmam büyük bir avantajdı. Sabahları çalan telefonla uyandırıldım bir süre. Daha gözümü bile açamadan kendimi bir planın içinde buluyordum. Tüm gün bir an yalnız bırakmıyorlardı. Akşam yemeği saatlerinde evde 1-2 saat kalmama izin veriyorlardı. Ardından senin o çok sevdiğin havuz başı muhabbetlerine geçiyorduk. Günün ilk ışıklarına kadar. Ve ertesi gün yine benzer şekilde telefonla başlıyordu. Böyle ne kadar sürdü bilmiyorum.
Her gece içtim. Deli gibi içtim diyemiyorum çünkü o kadar içmeme gerek kalmadan sarhoş oluyordum. Evet her gece sarhoş oldum ve çakırkeyif olduğum zamanlarda; istediğim taktirde geri vermemeleri sözünü de alarak, telefonumu arkadaşlarıma verdim. Geri alırsam da başımda nöbetçi gibi beklediler ne yapıyorum diye.
Bir gece, “Hadi Zeyno ne dinleyelim?” demek gafletinde bulundular. O saate kadar iki bira içmiştim. Gençlerle oturuyorduk ve birisi elinde kocaman bir rakı şişesiyle gelmişti. Kimse rakı içmek istemeyince o ufak ufak başlamıştı içmeye. Ben ilk önce senin en sevdiğin şarkıyı istedim. Daha sözleri başlamadan gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Gencin elinden kaptım bardağı. Birkaç yudum alıp geri verdim. Sonra defalarca aynı şeyi yaptım. Her seferinde “Zeynep Abla sana da doldurayım bir kadeh” dediyse de reddettim. İkimizin sevdiği şarkıları istedim peşpeşe. Birlikte dinlerken en çok zevk aldığımız şarkıları, gecenin bir yarısı seni hayatlarında hiç görmemiş insanlarla, ağlayarak dinledim. Finali de ikimizin şarkısıyla yaptım ve sesli sesli ağlayarak arada sözleri söylemeye çalıştım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ağlamam kesildi. Biraz sonra da rakısı olan genç “Zeynep Abla ben eve gidiyorum. Sen de gidecek misin?” diye sordu. O anda artık eve gitmem gerektiğini anladım. Koluna girdim. Diğer elinde dibinde azıcık kalmış olan rakı şişesini görüp, “ne çok içmiş” diye aklımdan geçirdim. O kısacık yol öyle uzun geldi ki. “İyi ki yalnız başına gitmeye kalkışmamışım” dedim. Eve girene kadar kapıda bekledi. Kaç yıldır ilk kez yatak odama çıkan merdivenleri emekledim. Artık ayakta bile duramıyordum. Pijamalarımı nasıl giydiğim hala bir muamma benim için. Telefonu elime aldım. Sana yazacaktım. Onun yerine, dinlediğim radyo programının sunucusuna saçma sapan bir mesaj yazıp sızdım yatağımda. Ertesi gün rakının o kadar azalmasında benim katkımın en az genç kadar olduğunu öğrenip utandım. Yazdığım saçma sapan mesajı tamamen unutmuşum. Cevap gelince farkına varıp yerin dibine geçtim.
Sonraki geceler değil benim müzik seçmeme, şarkı dinlememe bile izin vermediler. Sürekli bir komedi dizisini, onun sahne arkası çekimlerini, komik sahnelerini seyredip durduk. Bir de komik klipler seyrettik.
Sonlara doğru artık hepimiz yorgunduk. Bir akşam havuza daha geç gitmeye karar verdik. Sonunda evde daha uzun süre kalabilecektim. Televizyonun karşısına kurulup, ayrıldığımızdan beri fragmanını bile seyredemediğim dizimizi seyretmeye koyuldum. Biliyorsun, seninle seyrettiklerimiz hariç; hiçbir zaman dizilerle aram iyi olmamıştı. Yeni sezon başlayalı birkaç bölüm olmuştu. Diziye yeni giren karakterin adını duyunca yüksek sesle gülmeye başladım. Hemen sana yetiştirmeliydim. Telefonu elime aldım ve beynimden vurulmuşa döndüm. Sen yoktun ki artık! Orada, o gülerek seyrettiğimiz diziyi, tek başıma ağlayarak seyrettim. Twitter sayfana baktım. Evet sen de seyrediyordun. Neyse ki sonunda dışarıdan “Zeyneeeeep, Zeyneeeep” sesleri geldi. Yerimden kalktım; gülen maskemi yüzüme geçirip verandaya çıktım. “Geliyoruuuum” diyip; içeriden ceketimi aldım ve fırladım. Sonraki birkaç gün aynı maskeyle dolaştım. Zamanla maskeyi benimsedim ve benim parçam olmaya başladı. Sen hiç yokmuşsun gibi. Bir iki hafta içinde hiçbir şey olmamış gibi ortalıkta dolanıyor, o bitmek bilmez kahkahalarımdan atıyordum. Günler hızla akmaya başladı çünkü eğleniyordum artık. Geceleri dizi vb seyretmek yerine kağıt oynamaya başladık. Hala her gece sarhoştum ve aksi gibi hemen her gece kazanıyordum.
Sonunda İzmir’e döndüğümde biraz kendime gelmiştim. Her yıl olduğu gibi yine inanılmaz bir temponun içinde buldum kendimi. Özellikle ilk hafta neye uğradığımı anlamadım. Sonra normal rutinime döndüm. Senin başını döndürüp, doluluğuyla seni deli eden rutinime. Bazı kararlar aldım. İzmir’den ayrılıyorum. İşin en kötü yanı bunları sana danışamamak, heyecanımı seninle paylaşamamak. Ama zamanla buna da alışacağımı biliyorum.
İlk günlerdeki kadar sık olmasa da her gün twitter’da neler yazdığına bakıyorum. İtiraf ediyorum ki çok sıkıcı buluyorum. Ruhun uçup gitmiş gibi. Artık toparlamış olmalısın kendini. Lütfen kendine gel artık ve o güzel gülümsemen yüzüne yerleşsin. Sevgilinle birlikte, “yaşam koçunu”, “neşe kaynağını” ve birçok şeyi kaybettin. Ben de akıl hocamı, “hayatımın dengesi”ni, tek destekçimi kaybettim. Keşke sadece sevgili olabilseymişiz. Birbirimizin her şeyi olmak zorunda mıydık sanki? Çarşamba geceleri arkadaşlarınla buluşmayı ihmal etme olur mu? Zaten çok az sayıdalar. Onlar da gitmesin hayatından.
Bana çok kırgınsın biliyorum. Ama gerçekten yapmak zorundaydım çünkü sana olan sevgimi, saygımı kaybetmek istemedim. Kıbrıs Şehitleri’nde yürürken Öküz’le karşılaştığımız günü hatırlıyor musun? Şu yine aniden çıkan kızlar toplantısının hazırladığın sürprizi bozduğu gün. Yolda gergin gergin yürürken birden karşımıza çıkıvermişti. Konuşmak için durdu ama ben sadece “merhaba” diyip hızla uzaklaşınca peşimden yetişmiştin. Tek kelimelik cevaplarıma ne kadar sinirlendiğini bile bile sadece “Öküz” dediğim anda durmuştun. Nasıl da tartışmaya hazırdın. “Kaç kez sana şu kelimeyi kullanma adam için dedim” “Ama öküz” “Bir gün benim için de böyle diyeceksin” O anda yüzüme yayılan gülümseme daha da sinirlendirmişti seni. Gülmeye başlamıştım. “Saçmalama sen öküz değilsin ki” “Gün gelir dersin. Ben güzel şeyleri mahvetmesini çok iyi beceririm. Öyle bir şey dediğin anda her şey biter” Hala komik geliyordu. “Saçmalama sen öyle bir şey yapamazsın. Hem öyle bir laf etsem sana, benim uykularım kaçar.” Öylece durup birbirimize bakmıştık. Sonra gözlerimiz dolu dolu sarılıp bir süre öyle durduktan sonra; bir şey olmamış gibi sarmaş dolaş yürümeye devam etmiştik. Son dönemlerde acaba haklı mısın diye düşünmeye başlamıştım. Gerçekten sinirleniyordum ve kendi kendime söyleniyordum. Bir gün yine böyle söylenirken öküzle karşılaştığımız gün geldi aklıma. Haklıydın! Yine haklıydın işte. Söylenirken epey değişik sıfatlar yakıştırmaya başlamıştım. Ancak bu tamamen senin suçun değildi. İnsanlar aşırı hoşgörüye, rahatlığa ve anlayışa çok çabuk alışıp, özenlerini kaybedebilirlerdi. Bu hale gelmemizin esas nedeni benim fazlasıyla yaptıklarımdı. Gidişat değişeceğe benzemiyordu. O zaman, bu sefer sonuna kadar devam edip birbirimizi kırmaya gerek yok diye düşündüm. Belki sana bunu söylemeliydim ama daha önceki seferde olduğu gibi geçici bir iyileşme olacaktı. Birbirimizi bu kadar hırpalamamıza gerek yoktu.
Hala mantıklı davranmanın bana göre olmadığını düşünüyorum. Ara ara ilgini çekecek haberleri, etkinlikleri gönderdiğimde cevap vermemen iyi oldu aslında. İki satır yazsaydın ya da sadece bir an sesini duysaydım geriye dönerdim. Telefon edip sadece “Zeyno” deseydin her zamanki gibi sesin titreyerek mesela. Neyse ki mesaj krizlerim de sona erdi. Böylece sarhoşken sana atmamak için başkalarına yolladığım mesajlar da son buldu. Eskisi kadar da özlemiyorum seni ve gün içinde çok nadir aklıma geliyorsun. İlk zamanlardaki gibi “toplantıdan çıkmıştır şimdi”, “öğle yemeğinde yine mi börek yedi acaba”, “arada bir şeyler atıştırmayı unutmasa”, “sabah üzerine kalın bir şeyler aldı mı acaba”, “trafikte takılmıştır” diye gelmiyorsun aklıma. Sadece “Evet Candaş. Neler yapmış bakalım” diyorum ve tweet’lerine bakıyorum. Günde en çok iki kez oluyor. Kendimi suçlu hissediyorum sanırım ki bunları sana yazdım. Keşke benim için de kolay olmadığını bilebilseydin. Keşke sadece kırgın olsaydın da küsmeseydin diyemiyorum. Küsmeseydin belki de bu kadar dayanamayacaktım. Bu saatten sonra da olmaz artık. İnşallah bu senin için yazdığım son yazıdır. Yeni limanlara doğru yelken açıyorum artık. Başka bir yerde hayata yeniden başlayacağım. Umarım bir gün hak ettiğin mutluluğa kavuşursun canımın yarısı, Candaş, Candaşım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder