Salı, Aralık 08, 2015

Al Sana "Carpe Diem"!!


Son günlerde "anı yaşamak" konusunda çalışırken "carpe diem" diye diye kendi kendime; birden kendimi geçmişin karanlık dehlizlerinde buldum. Kaçınılmaz sondu aslında. Nasıl da akıl edememiştim. Zorlamaya gelmiyordu bu bünye. Ama neyse ki mutlu görünme konusunda sahip olduğum beceri beni ele vermiyordu. Bir yandan geçmişte gezinirken, bir yandan da herşey yolundaymış gibi davranabiliyor ve o dolu dolu kahkahalarımdan etrafa savurabiliyordum. Nasıl olsa bir süre sonra "an"a geri dönecek ve hiçbir şey olmamış gibi devam edecektim. Ancak bu sefer olmadı. En yakın arkadaşımla her zamanki uzun telefon konuşmalarından birini yaparken patlak verdi. Dedim ki "Bazen kendimi 'Çalıkuşu' gibi hissediyorum burada." Aslında Mersin'de üniversitede ders verirken daha keskin hissederdim bunu. Şimdi ne olmuştu da yeniden ortaya çıkmıştı bu his? Hızlı ve sıkıntılı geçen günler, peşpeşe hiç beklemediğim "arkadaşlarımdan???!!" aldığım darbeler, gittikçe dozu artırılan antibiyotikler...

"Hazır Kamuranım da var İzmir'de." Çocukluğum, gençliğim, neredeyse bir ömür... İzmir'e son gidişimde gözlerimin içine, ta içine hatta ruhuma bakarak söylenen o sözler... "Bir iki yıla kadar herşey yoluna girecek...Az kaldı." Sormak istedim "Neye az kaldı? Görmüyor musun ne oldu?" Soramadım. Zaten göremiyordu da bunu. Bitmek bilmez maceralarımdan birinin daha içindeyim sanıyordu ve bekliyordu. Yine geri döneceğimi sanıyordu. Ailecek tekrar İzmir'e dönmem için çalışmalara başladılar. Kimse anlamıyordu burada, her şeyden uzakta nasıl tutunmaya çalıştığımı... Onlar döneceğim günü bekliyorlar, ben burada hayatımı kurmaya çalışıyorum. İki taraf da kendinden son derece emin. Bilmiyorlar burada sahte güneşlere tutunup, buzun üzerinde yürümeye çalıştığımı. Her şeyin sahte olduğu yerde sahici kalmak için nasıl çabaladığımı bilmiyorlar.

Zeynep yılbaşında gelir diye hazırlıklar yapıyorlar. Kamuranının doğum gününü kutlamak için mutlaka gelir bu yılbaşı diyorlar. Bilmiyorlar Zeynep sırf o doğumgünü seramonisinden uzak kalmak uğruna yeni yıla ya tek başına giriyor ya da kendine tamamen yabancı bir şehre gidiyor birkaç günlüğüne. İzmir'e gideceğime benden çok inanıyorlar. Bir gün geri döneceğime benden çok güveniyorlar. Oysa ki bilmiyorlar değil Kamuranımın doğum günü yeğenimin doğum gününe bile gitmeyeceğim.

Sonra uzun bir telefon konuşması. "Bazen kendimi 'Çalıkuşu' gibi hissediyorum burada." Küçük bir duraksama. "Hazır Kamuranım da var İzmir'de." Tiz bir kahkaha. Neden böyle çıktı sesim diye düşünürken hıçkırarak ağlamaya başladığımı fark etmek. İşin kötü yanı bir gün yolumu kesip de "hişt hişt küçükhanım" diyip bana Kamuranla ilgili şeyler anlatan birisi de yok. Sahi ben neden Kamuran'ı bırakıp da gelmiştim? Bir sürpriz yapıp İzmir'e mi gitmeli bu yılbaşı...

Pazar, Haziran 28, 2015

Çocuk Gözler

İyi bir hikaye anlatıcısı mıyım bilmiyorum ama burada çok güzel hikayeler biriktiriyorum. Bir fanusun içinden çıkmış ve gerçek hayatla tanışmış gibiyim bugünlerde. Yıllarca süren bir uykudan uyanmış gibi. Belki de o yüzden günlerdir kendime gelemeyişim. Bu durgun, bu dengeli, bu alışılmadık hallerim. Hayat! Kendi oyununun içinde ne beklenmedik hamleler yapıyorsun.

Bir öğlen yemeği sonrası çay içerken kalabalıklar içinde gördüm onu. Çapraz masalardan birinde oturanların başında dikiliyordu. Gülümsediğinde dünya da gülümsüyordu. Öyle bir ışık saçıyordu ki etrafına gözlerimi ayıramıyordum. Bir süre sonra kendi masamda devam eden sohbete döndüm. Ama ara ara da gözlerim masadan uzaklaşıyor ve onu arıyordu. Tıpkı romantik komedi filmlerindeki klişeler gibiydi. Tek bir kişiyi ve kendisinden yayılan ışığı görüyordum. Gittiği yerdeki herşey herkes flulaşıyordu. Sadece o vardı. O ve ışığı. Ama bu aşk gibi birşey değildi. Bundan da emindim.


Birkaç hafta sonra boynunda bir poşuyla geldi ve yine aydınlattı gittiği yerleri. Nasıl olmuştu da bir yıldır hiç görmemiştim. Kim olduğunu çok merak ediyordum. Ama doğal olarak da soramıyordum. Sonra yanımıza geldi ve bir arkadaşımın omzuna elini koyarak baba gibi "nasılsın evlat" dedi. Kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Işıl ışıldı yine. Birkaç cümle konuştuktan sonra gitti. Arkadaşıma dönüp sordum "kimdi bu böyle" diye. "Çok farklı değil mi" dedi gözlerinin içi gülerek. Personel bölümünde çalıştığını söyledi "Veli" abinin.

Haftalar sonra Hukuk Müşavirliği'ndeki inşaatı kontrol etmek için kestirme yoldan gidip Personel bölümündeki çıkışı kullandım. Dönerken Veli abi dışarı çıkmış sigarasını yakıyordu. İşe geri dönmeliydim ama içimden gelmedi. Hiç aklımda yokken ben de çantamdan çıkarıp yaktım sigaramı. Karlar yeni erimişti ve her yer çamurdu. Konuşmaya başladık havadan. Gerçek anlamda havadan. Gözlerinin içine baktım. Ta içine baktım. Biraz daha baksam sanki hakkındaki herşeyi görebilecektim. Öyle duru, öyle net ve öyle ışıl ışıldı ki. Çocuk gözleri gibiydi gözleri. Öyle berrak, öyle doğal. Böyle kötü bir havada oğlunu Ankara'ya ameliyata nasıl zorlukla götürdüğünü anlattı buğulu gözlerle. Gözlerimi alamıyordum gözlerinden. Birden buğulandı gözleri. Bir an iki damla gözyaşı daha fazla duramayıp aşağıya doğru süzülecek sandım. Soramadım hiçbirşey. Konuyu değiştirdik az sonra ve yine gülmeye, ışıldamaya başladı çocuk gözleri. Zamanım yoktu ama sigaram da bitsin istemiyordum. Yalancı nefesler aldım arasıra. Biraz sonra sigarası bitti ve içeri girdi. Elimde sigaram öylece kalakaldım. Büyülenmiş gibiydim. Sesi nasıldı, nasıl konuşuyordu hatırlamıyordum. İşin kötü yanı adını da unutmuştum.

Daha sonraları her karşılaşmamızda çocuk gözlerle sıcacık merhabalar, iyi günler, afiyet olsunlar ve iyi akşamlar dilekleri yolladık birbirimize.

Yaz başında roka tohumu ve taze soğan yetiştirmek için minik soğanlardan arama faaliyetlerine giriştim. Pazara gitmiyordum ellerimle seçme zevkinden mahrum bırakıldığım için buradaki pazarda. Arkadaşlarımdan birisi Veli abiye söyleyeyim o bulur dedi. Veli abi kimdi bir türlü hatırlayamadım. "Görmüşsündür" dedi sadece arkadaşım. Üzerinde durmadım. Havaların ısınmasıyla birlikte bende de ufak hareketlenmeler başladı ve pazara da gitmeye başladım. Dün pazarda tohum sorduğum arkadaşımla karşılaştım. Onunla laflarken "aaa bak Veli abinin tezgahı burada" dedi. Kafamı kaldırdığım anda o da başını çevirdi ve çocuk gözlerle gözgöze geldim yine. Bir an öylece kalakaldım galiba. "hoşgeldiniz" dedi uzaktan gülümseyerek. Ben de "hoşbulduk" dedim yine gülümseyerek. Üzerindeki yarım kollu beyaz fanilası, önündeki önlüğüyle diğer pazarcılardan hiçbir farkı yoktu neredeyse, yaydığı ışık dışında. Göz göze kaldık bir an; sonra birden bire çocuk gözleri utandı ve buğulandı. Ne yapacağını bilemedi. Kafasını çevirdi yine döndü baktı. Yine gülümsedim. Onun utandığını görünce "keşke görünmez olabilseydim de o anda beni göremeseydi" dedim içimden. Bir daha bakamadım. Arkadaşımla biraz daha laflayıp hızlı adımlarla uzaklaştım. Uzaklaştım ama o buğulu çocuk gözler beynime kazındı ve gözlerimin önünden hiç gitmedi. Oğluna ne oldu Veli abinin? Neden pazarcılık yapmak zorunda bu adam? Ve bunda utanılacak ne var? O çocuk gözlere nasıl bakacağım bir daha? Güzel adam, ışık yayan adam, çocuk gözlü adam sakın utanma.

Pazartesi, Nisan 20, 2015

Hikaye Böyle Başladı Aslında!!!

Yeni kararlar aldıktan sonra uyandığım ilk sabahta hava günlük güneşlikti. Üzerimden yılların ağırlığını atmış gibiydim. Her zamankinden daha çabuk hazırlanmıştım ve üstüne üstlük güzel de hissediyordum kendimi. Bir de "günaydın" mesajı almıştım bir arkadaşımdan evden çıkmadan önce. Daha ne olsundu. Keyifle başlayan gün öyle devam ediyordu ta ki birşeylerin farkına varana kadar.

Herkes gerçekten çok mutluydu. Herkesin hayatı rayına oturuyordu. Daha da önemlisi herkesin hayatında birileri vardı. En önemlisi de Güneş'in hayatındaki kadın gittikçe yerini perçinliyordu. Ben ise son on yıldır aldığım kararları alıp alıp vazgeçiyordum. Sadece yaşadığım şehir, arkadaşlarım ve ilgi alanlarım değişiyordu hayatımda. Hala elde ettiğim başarılardan, sosyal hayatımdaki güzelliklerden bihaber kendi kendime çırpınıyordum. Tüm alınan o kararlar, o mutluluk, o enerji yokolup gitmişti sanki. Neden? Çünkü Güneş'in sevgilisi gelmişti. Eeee hani umurumda değildi! Şu anda önemli olan eski erkek arkadaşım ve Küçük Mucizemle bir ay sonra karşılaşmamdı. Hani onlar görürdü gününü. Hani çok farklı gitmeliydim. Hani şöyle olacaktı, böyle olacaktı...

Artık gerçeklerle yüzleşmem gerekiyordu. Güneş ve ben asla birlikte olamayacaktık. Daha da kötüsü o benim beklediğim gibi pişman olmayacaktı asla. Beni farketmeyecekti bile. Ve belki de o sevgilisiyle evlenecekti. Evet benim tasarladığım "mutlu son" bu değildi. Mutlu bir son olabilirdi bu; ama buradaki "mutlu"lardan birinin ben olmadığım kesindi. Bu sefer fena toslamıştım gerçekten. Duvara o kadar büyük bir hızla çarpmıştım ki değil kemiklerim her zerrem dağılmıştı. Kazısan duvardan çıkmayacak kadar minik parçalara ayrılmıştım.

Çok klasik olacaktı ama önümde iki yol vardı. Bu sefer gerçekten bir yol ayrımına gelmiştim. Ya hayal aleminde yaşamaya devam edecek ve Güneş'in bir gün hatasını anlayıp geri döneceğini düşünüp günümü gün edecek, ara sıra yüzeysel değişim kararları alacak, kısa süreli diyetlere başlayacak ve yerimde sayacaktım ya da bir önceki gün aldığım kararlara sıkı sıkıya bağlanacaktım.

Aslında Başak'la konuşmam gerekiyordu. O her zaman benim bir gün gerçekten kararlarıma bağlı kalıp esaslı bir değişim yaşayacağıma inanırdı. Benden çok inanırdı. Ve benim tam da şu anda buna inanmaya ihtiyacım vardı.

Hazır yol almaya başlamışken başa dönemezdim yine. Artık kırk yaşına girmiştim ve birşeyler yapmam gerekiyordu. Böyle de devam etmemeliydim. Hikaye böyle başladı aslında...

Cuma, Mart 27, 2015

İki Küçük Balık

İki küçük balıktık biz. Ben yıllarca tatlı suda yaşamış ve akıntıya karşı savaşmıştım, sen ise büyük denizlerde binlerce büyük balıkla sağ kalmaya çalışarak yaşamıştın. Bir gün benim gücüm tükendi, sen de başka denizler aramaya karar verdin. İşte o zaman nehrin denize kavuştuğu yerde, anaforlar içinde çarpıştık biz. Sen büyük denizlerin güzelliklerini anlattın bana, ben de sana akıntıya karşı savaş vermenin erdemini. Ben büyük denizlere gitmeyi istedim, sen ise akıntıya karşı savaşmayı. Ama ikimiz de biliyorduk bunu yapmaya kalkışırsak öleceğimizi. Anaforlar kuvvetlendi gittikçe. Bir süre daha destek olduk birbirimize ve ölümü göze alamadık. Ayrıldık. Şimdi ben hala akıntıya karşı debelenirken sen büyük denizlerde ne yapıyorsun? Çok yorulduğumda bazen kendimi bırakıp karşılaştığımız yere gidiyorum. Biliyorum sen de yapıyorsun bunu. Anaforların içinde kalıyorum. İki kulaç daha atsam geçeceğim denize ama yapamıyorum. Sen de gelemiyorsun.

Candaş'ım canımın yarısı. Geçmiş doğum günün kutlu olsun.

Salı, Şubat 17, 2015

Kar mı Yağmış Yüzüme?


Elimden hiç bırakmadığım çay bardağımla, aralık duran balkon kapısının yanında dikilmiş yağan karı seyrediyorum. Hayatında bu yıla kadar iki; bilemedin üç kez kar gören ben, sadece dikilmiş seyrediyorum. Oysa değil karın böyle yağıp her yeri kaplaması; ufak ufak uçuşmaya başlaması bile çığlıklar atarak giyinip, merdivenleri paldır küldür inip kendimi sokağa atmam için olağan bir nedendi. Şimdilerde sabah uyandığımda kenti sarıp sarmalamış olan bu bembeyaz örtü bile bana heyecan vermiyor. Herşey keyifsiz.

Fonda İzmir şarkıları çalıyor. Ara ara rüzgar hızlanıp yüzüme ufak kar taneleri fırlatıyor. Belki gülümsemem, belki de kendime gelmem için. Kıpırdamaksızın yağan karı seyrediyorum. Hiçbir şey ifade etmiyor. Üşümüyorum. Fonda müzik sürekli kendini tekrarlıyor. Babannem için yaptığım helvanın kokusu geliyor hala burnuma. Hesaplamaya çalışıyorum kaç yıl olduğunu ama çıkamıyorum işin içinden. Neyse ki gününü hatırlıyorum. Şarkıya takılıyor kafam. Düşünüyorum da gittikçe insanlar yerine tüm şehri özlemeye başlıyorum. Evet analitikten sentetik yönteme geçiyorum. Aferin çok bilimsel oldu! Yüksek lisans mülakatında mı doktora mülakatında mı sormuşlardı bunu bana?

Rüzgar hızlanıyor. Kar taneleri savrulmaya başlıyor iyice. Düşüncelerim daha da fazla savruluyor. Yüzüme gelen kar taneleri eriyerek yanaklarımdan çeneme doğru süzülüyor aynı yolu izleyerek. Şarkı beşinci kez çalmaya başlıyor. Çayım bitmiş. Yüzümdeki kar tanelerini temizlemeye kalkışınca anlıyorum onların kar taneleri olmadığını. En iyisi bi çay daha koyayım ben.