Pazartesi, Kasım 26, 2012
Hayata Minicik Bir Sitem
Hayat gerçekten çok dengesiz bir kadın gibi. Sürekli kapris yapabiliyor bazen. Ya da anlamsız nedenlerle küsebiliyor. Ne neye kızdığını ne de neye darıldığını anlayabiliyorsun. Zaten anlamaya çalıştıkça da karmaşıklaşıyor.
Yaşadığım şu son iki hafta buna en güzel örnek. Zincirleme bir şekilde hep aksiliklerle karşılaştım. Öyle ki asıl yapmak istediğimden çok uzak bir işle uğraşırken buldum kendimi. Öyle bir kördüğüm olmuştu ki her şey; tüm o anlamsız detayları çözüme ulaştırmadan asıl yapmak istediğimi yapamıyordum. Günler anlamsız bir koşuşturma içinde geçti. Öyle ki yıllardır hiç yapmadığım bir şeyi yapıp akşam on buçukta yatağa girdim. Buna ben de çok şaşırdım. Onca yorgunluğun nedeni de pek ihtimal vermesem de bir sınava girebilmekti. Şansımı denemek istemiştim altı üstü. Çünkü böyle bir şeyin olması büyük bir şans eseriydi ve nedense bunun bir işaret olabileceğini düşünüyordum. Resmen kendimi paraladım. Sonra bunca emek ve masraf bir anda çöpe gidiverdi. Sınava girme hakkını bile kazanamamıştım.
Neyse ki bu durumu en sevdiğim radyo programını dinlemeden az önce öğrenmiştim ve tüm hafta iple çektiğim o iki saati bunun için ziyan edemezdim. İçimde büyük bir buruklukla başladım yazışmaya ve dinlemeye. Program her zamanki gibi çok güzeldi. Sohbetin tadına doyum olmuyordu. Keyfim çok olmasa da yerine gelmişti. Sonra ansızın hiç beklemediğim bir yerden inanılmaz bir jest geldi. Şimdi iki haftadır yaşadıklarıma bakınca, bu jestin zerre kadar önemi yok gibi görünüyor ama çocuklar gibi mutlu olunca anladım ki; hayat beni kandırmış ve kendi sıkıcı dünyasına çekivermişti son iki haftada. Hayat işten, tezden ibaret değildi. Hayat insanlarla güzeldi. Herkesin benzer sorunları kesinlikle vardı. Sanırım önemli olan bu sorunlara dalıp da başkalarını unutmamaktı. Kendisine değer verildiğini hissettiren ufacık bir şey insanı yeniden hayata bağlayabiliyor. Bu da hayatın başka bir oyunu belki bilemiyorum. Ama kendime geldim. Dünya benim ve sorunlarımın etrafında dönmüyor. Hayat insanlarla var, her ne kadar yalnız olsak da. Mutluluk bu küçük jestlerde, küçük detaylarda gizli bence. Umuyorum ki bu hayat bir gün bu detayları göremeyecek kadar kör etmez gözlerimi. Çünkü bunları görebildiğim sürece gerçekten yaşıyorum ben. Ve iyi ki de yaşıyorum.
Pazartesi, Kasım 19, 2012
Sözün Bittiği Yer…
Yıllar yıllar önceymiş. Türkiye’nin unutulmaya yüz tutmuş şehirlerinden birinde, memur eşleri kendi aralarında gün toplantıları yaparlarmış. Bu günlere katılan memur eşlerinden ikisi aynı yaşlarda kızları olduğunu öğrenip kızları tanışmaları için cesaretlendirmişler. Ama kızlar o kadar utangaçlarmış ki bu işe yanaşmamışlar.
Araya yıllar, yollar girmiş. İki aile farklı yerlere tayin olmuşlar. Yıllar sonra bu iki kız; Zehra ve Mefküre; bu sefer İzmir’de, çalıştıkları devlet dairesinde tanışmışlar. Birbirlerini öyle çok sevmişler, öyle güzel bir arkadaşlık kurmuşlar ki herkes gıptayla bakmış onlara. İlk heyecanlarını birlikte yaşamışlar. Çok yakın zamanlarda evlenmişler. İkisinin eşlerinin meslekleri de aynıymış. Mobilya alışverişine birlikte çıkmışlar. Aynı model salon takımları almışlar kendilerine. Kaderin kendilerine yazdığı benzer yazıları bilmeden benzer şekillerde döşemişler evlerini.
Arkadaşlarıyla toplanırlarmış belli zamanlarda. Çok eğlenceli bir grupları varmış. Zaman güle oynaya, keyifli sohbetlerle geçermiş.
İlk çocukları on dört gün arayla doğmuşlar, Zeynep ve Bülent. Mefküre ne zaman “aralarında on beş gün var” dese Zehra hemen gülümseyen yüzüyle “hayııır on beş değil on dört gün” diye düzeltirmiş arkadaşını. Birlikte tatile çıkarlarmış. Çok güzel zaman geçirirlermiş Bülent ve Zeynep’in atışmalarına rağmen. Atışmalarının hemen ardından, genelde atışmalarına neden oyuncağı da fotograf karesine alarak fotograflarını çekerlermiş çocuklarının. Aslında Zeynep’le Bülent de birlikte zaman geçirmeyi severlermiş. Ama çocuklarmış işte.
Her şey yolunda giderken; önce genç yaşta Zehra’nın sağlık sorunları başlamış. Kalp kapakçığı değiştirilmiş ve hain bir pıhtı beynin konuşma merkezini gözüne kestirmiş. Zehra sonraki hayatında asla eskisi kadar güzel ve akıcı konuşamamış. Ama o kadar güzel, o kadar anlamlı bir yüzü varmış ki anlatmak istediklerini bir şekilde anlatırmış. Bu dönemde Mefküre, Zehra’yı yalnız bırakmamış. Hiçbir şey olmamış gibi görüşmeye, ne dediğine dair bir ipucu alabilir miyim diye Zehra’nın eşinin yüzüne bakarak konuşmaya devam etmiş.
Araya yine yıllar ve yollar girmiş. Zehra ve Mefküre’nin eşlerinin tayinleri çıkmış ve yakın zamanlarda İzmir’den ayrılmışlar. İzmir’den ayrılmadan birkaç yıl önce Mefküre’nin sağlık sorunları başlamış; ilk büyük ameliyatını olmuş, iki kez hayata döndürüldüğü. Farklı şehirlerde yaşadıkları dönemlerde Zehra ve Mefküre birbirilerini aramayı hiç ihmal etmemişler ve İzmir’e geliş tarihlerini bir şekilde denk getirip, annelerinin evlerinde görüşmüşler. Çocuklar büyüyorlarmış. Her seferinde farklı dünyalarını paylaşmışlar birbirleriyle Bülent ve Zeynep.
Yıllar sonra iki aile tekrar İzmir’de yaşamaya başladıklarında; Zehra ve Mefküre’nin sağlık sorunlarıyla boğuşmaya devam ediyorlarmış. Hala net konuşamayan Zehra ve sürekli ameliyat olan Mefküre; artık mobilyaları farklı olan evlerinde ya da dışarıda eskisi gibi görüşüyorlarmış. Her görüşme biraz buruk da olsa yine de birbirlerini görmekten mutlularmış. Artık birlikte tatillere gitmiyorlarmış ama birbirlerini yazlıklarında ziyaret ediyorlarmış.
Bülent’in düğününde Mefküre en az Zehra kadar heyecanlıymış. O gecenin nasıl geçip gittiğini hiçbir zaman anlayamamış. Geriye sadece Zehra, Mefküre, Zeynep, Bülent ve ailenin yeni üyesinin olduğu fotograf kalmış. Zeynep kendisinin poz vermesini beklemeyen fotografçıya çok kızmış fotografı gördüğünde. Birkaç yıl sonra Mefküre’ye bir bayram ziyaretine Zehra, eşi ve oğluyla geldiğinde, Bülent’e eşini soran Zeynep’e konuklar gittikten sonra gecikmiş açıklama yapılmış. Aile albümünden düğün fotografı çıkarılmış. Zeynep kaşla göz arasında nefret ettiği fotografını çaktırmadan saklamış. Ne kadar unutulması istenen olaylar arasında yer alsa da yine saklamak gerektiğini düşünmüş.
Zamanla Zehra’nın sağlık sorunları yine artış göstermiş. Çok sıcak bir yaz günü, Mefküre çok sevdiği arkadaşını ameliyattan önce görmek için, Zehra’yı yazlıklarında ziyaret etmek istemiş. Buna yanaşmayan Zeynep’e “Belki de Zehra Teyze’ni son görüşün olacak. Geleceksin” demiş. Daha önce hiçbir yere zorla götürülmemiş olan Zeynep önce şaşırmış ve sonra annesinin nasıl böyle bir duygu sömürüsüne giriştiğini çözememiş. Yolu burunlarından getirerek gitmiş. Zehra; her zamanki güler yüzüyle karşılamış onları. Tüm gün iki aile çok güzel zaman geçirmişler. Birbirinden güzel fotograflar çekilmişler Zehra ve Mefküre’nin merkezde olduğu. Zehra “canım canımmm” diyerek sarılarak yolculamış Mefküreleri.
Zeynep hiçbir zaman akıl sır erdirememiş annesinin söylediği lafa. Sürekli içinden “Bu nasıl bir duygu sömürüsü! Bunu bana nasıl yapabilir. İnsan arkadaşı için böyle der mi hiç!” diye içi içini yemiş.
Zehra ameliyattan sonra yoğun bakıma alınmış. Zeynep sürekli merak içindeymiş. Ama yoğun bakım süresi uzadıkça uzuyormuş. Bülent ve babası hastane bahçesinde arabada kalmaya başlamışlar. Zeynep babasına sürekli baskı yapıyormuş Zehra’nın eşini araması için. Mefküre ve eşi bir değişiklik olduğunda haberleri olacağını bildiklerinden ve rahatsız etmemek için çekinirlermiş aramaktan. Kavga dövüş aranırmış bazıları. Zeynep arada çaktırmadan Bülent’i ya da Bülent’in kuzenini arayıp durumu soruyormuş. Biliyormuş. Zehra Teyze’si iyileşecekmiş. Aradan geçen altı ayın sonunda hala inatla her çalan telefonda güzel haberi bekliyormuş. Annesi böyle saçma sapan bir konuda haklı çıkmamalıymış. Ama o haber hiç gelmemiş.
Mefküre ve Zeynep cenazeye gidecek gücü kendilerinde bulamamışlar. Mefküre’nin eşi gitmiş. İlk haftanın sonunda da Mefküre, eşi ve Zeynep birlikte gitmişler. Zeynep hala o güzel yüzlü, o gülen gözlü Zehra Teyze’sinin öldüğüne inanamıyormuş çünkü Zeynep hayatında ilk kez kötü bir şeyin olmayacağına bu kadar içten inanmışmış. Yıllarca gidip geldikleri eve girip de gözü yaşlı insanları görünce inatlaşmayı bırakmış ve tüm akşam ağlamış susmamacasına.
Birkaç yıl sonra Mefküre de kalp sorunları yaşamaya başlamış. Büyük bir ameliyat atlatmış. İzmir’in dalında en iyi doktoru, Zehra’nın doktoru, yapmış ameliyatı. Her şey yolundaymış ama bir yılı doldurmadan Mefküre Zehra’sına kavuşmuş. Defalarca kaderleri kesişen Mefküre ve Zehra sonunda, belki de doktorları sayesinde hiç ayrılmamacasına birbirlerine kavuşmuşlar.
Geriye sadece fotograflar kalmış. Zeynep Zehra Teyze’sinin ölüm yıldönümünde Bülent’le yazışmış gördüğü fotograf üzerine. Ama Bülent’e “Bütün o oyuncaklar senin olsun. Ben hiçbirini istemiyorum. Sadece geri gelsinler” diyememiş. Tüm gece ağlayarak fotograflara bakmış.
Sözün bittiği yer mi! Dillere pelesenk olduğu gibi her durum için geçerli değildir. Sözün bittiği yer ölümdür.
Cumartesi, Kasım 17, 2012
Sana Söyleyemediğim Şeyler
Gecenin şu saatinde, ertesi sabah erken kalkmam gerekmesine rağmen, belki de laf olsun diye söylediğin bir şeyi düşünüyorsam; bu artık hayatımda önemli bir yer tutmaya başladığını gösteriyor. Ne kadar dirensem de bunu kabullenmem gerektiğini biliyorum. Önce durumu anlamalıyım ki sonra gerçek bir çözüm üretebileyim.
Sanki her şey ortada değilmiş gibi! Hadi durumu sapta bakalım Zeynep! Gün gibi ortada işte. Aynı hatayı yapıyorsun. Yine aşık oldun sırılsıklam. Evet durumu saptadım. Büyük ihtimalle bunu sen de biliyorsun zaten. Ne derecede olduğunu bilmiyorsun ama biliyorsun işte. Saçma sapan bir şekilde her şeyi de göze almış durumdayım bunu da öğren. Ama benim bu saçma halim olayı karmaşıklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor değil mi?
Dengesizsin. Ne zaman ciddi olduğunu ne zaman şaka yaptığını bilmiyorum. Diğerlerinden farklıyım senin için. Onu anladım hele şükür. Ama bunu bilmek de bir işe yaramıyor. Aslında yapmam gereken şey çok basit. Çekip gitmeliyim. Candaş olayından sonra çekip gitmekten korkar oldum. Bunun da farkındasın. Bırakamayacağımı da biliyorsun. O zaman neden böyle davranıyorsun? Bunu bana neden yapıyorsun onu anlamıyorum. Sana oyun gibi geliyor belki. Kim bilir belki de şu yoğunluğunun içinde seni gülümseten, oyalayan pek de önemsemediğin biriyim. Ama buna da katlanamıyorum. Ne bunu ne de bunun aksini tamamen kanıtlayacak bir ipucu vermiyorsun. Son bir haftada ne değişti de böyle oldu? Bilmiyorum. Neden böyle dengesizsin çözemiyorum. Belki de çözmem gerekmiyor. Yapmam gereken tek şey çekip gitmek. Ama lanet olsun ki gidemiyorum. İşin en kötü yanı da bunu biliyor olman. Şimdi bu durumda sen beni köşeye sıkıştırmış oluyorsun değil mi? Ama köşeye sıkıştığımda ne kadar saçmalayabileceğimi bilmiyorsun. Yapma bunu bana. İşi inada bindirme ki sonuç Hulki gibi olmasın. Ya da çivi çiviyi söker moduna sokma beni. Yok eğer gerçekten beni benim dilediğim gibi önemsemiyorsan bunu da göstermekten çekinme. Gerçi bu gece biraz gösterdin ama yarın ne yapacağını bilmiyorum ki. Ya da öbür gün.
Beni en çok delirten yerden saldırıyorsun. Dengesiz davranıyorsun. Sana bunun senin için ne anlama gelmesi gerektiğini söyleyeyim. Elinde pimi çekilmiş bir el bombası taşıyorsun şu anda. Ya zamanla gücünü kaybedeceksin, o güzel ellerin uyuşmaya başlayacak ve tutamayacaksın o bombayı; ya da pişman olup bombadan kurtulmaya karar vereceksin ama pimi çoktan çekildiği için iş işten geçmiş olacak.
Bu yazdıklarım tehdit değil. O kadar çıldırmadım henüz ama sabrımın sınırlarındayım. Bilmeni istedim. Sana karşı hep açık davrandım. Yine aynı şeyi yapıyorum. Tamamen savunmasız, tamamen olduğum gibiyim. Bunu nasıl yaptım hala aklım ermiyor ama bir şekilde yıllar sonra bana bunu yaptırdın. Demek ki çok özelsin benim için. Ama yorgunum artık ben. Daha ne kadar dayanırım bilmiyorum. Lütfen gitmeme izin verme. Bir kez olsun denemeden gitmeme izin verme. İkimizin de içinde ukde kalmasın. Fazla zamanımız yok biliyorsun. Sana asla söyleyemeyeceğim belki ama burada yazabilirim. Seni çok seviyorum. Gitmeme izin verme geçen sefer yaptığın gibi. Sakın izin verme. Yoksa yokolurum, kaybolurum, paramparça olurum. Seni seviyorum…
Salı, Kasım 06, 2012
Mucizeler Anlıktır ve Çoğunlukla da Gerçek Değillerdir!
Bana bunu söyleyeceğine; öldürseydin beni daha iyiydi. Bu gece öğrendim ki mucizelere inanmamak gerekiyormuş. Ama umut işte. Öylesine mucizevi bir şekilde gelmiştin ki Küçük Mucizem, hiç sorgulamadım hemen kabul ettim. En kötüsü de alıştım. Şimdi senin mucizen geldi demek ki. Ve öylece gidiyorsun. Keşke biraz daha kalsaydın ve beni mucizelere inandırsaydın.
Büyük ihtimalle son kez yazışıyorum şu anda seninle. Ama yine duramayacağım yazacağım sana hep. Her seferinde kabuk bağlamaya yüz tutmuş yaramı yeniden kanatarak. Neden bu kadar çabuk!!! NEDEN!!!!!!
Yine de her şey için çok teşekkür ederim sana Küçük Mucizem. Hayatımı öyle zenginleştirdin, öyle renklendirdin ki! Minnettarım sana. Hoşça kal Küçük Mucizem. Bir de bazen yaptığım huysuzluklar için özür dilerim. Ben onların ne kadar hoşuna gittiğini biliyorum. Sen de onların sevgiden kaynaklandığını biliyorsun. Neyse uzatmaya gerek yok. Bir süre daha ben buradayım. Sonrasını bilemem. Hoşça kal Küçük Mucizem. Hoşça kal… Vedalaşmak istemiyorum. Bitmek bilmiyor içimden geçenler. Sanırım bir gün ben yeniden aşık olana kadar bana katlanmaya devam etmek zorundasın. Çok üzgünüm. Yapamayacağım. Seninle vedalaşamayacağım. Hayır olmaz. Şimdi değil. Çok erken daha. Çok erken Allah kahretsin… Çok erken!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)