Salı, Ekim 14, 2014

Yazmak ya da Yazamamak


Değişik bir sabah bu sabah. Yataktan çıkmayı istemediğim ve alarmı ertelemeyi bir oyun haline getirdiğim ender sabahlardan. Kalkmak istememek ya da mutsuzluktan değil. Biraz daha sıcak yatağın keyfini sürmek, uykuyla uyanıklık arasında geçen o kısa süreyi uzatmak için belki de. Nedenini bilmiyorum. Uykuyla uyanıklık arasındaki bu sürenin uzaması her zaman farklı düşüncelerin zihnime dolmasına neden olmuştur. Bu sabah da aynı şey oldu doğal olarak. Neler düşündüm, neler geçti aklımdan ve kimbilir nerelere gittim çok net hatırlamıyorum. Ancak şu anda daha net farkına varabildiğim bir durum söz konusu. Böyle sabahların ardından gün içinde zihnimi toparlamak ve herhangi bir konuya odaklanmak her zamankine kıyasla daha güç oluyor. Ancak bunu olumsuz bir durum olarak algılamıyorum acil yetiştirilecek bir işim yoksa. Çünkü hızına yetişemediğim zihinsel yolculuğum kısa sürede beynime baskı yaparak beni birşeyler yazmak için zorluyor. Böyle zamanlarda bir de tetikleyiciler oluyor yazmam için. Herhangi bir konuda söylenmiş güzel bir söz, insanı düşüncelere sürükleyen bir yazı ya da beni tamamen bambaşka bir mekana, bambaşka bir zaman dilimine götüren bir şarkı. Hemen peşinden gittikçe hızlanan düşünceler ardı ardına sıralanan, bazen de birbiriyle alakasız.

Bu sabah tüm bu şartlar sağlandı. Düşüncelerim her zamankinden bile hızlı. Yüzümde o anlamsız ifade. "Buradan çok uzaklardayım şu anda, boşuna bana ulaşmak için uğraşmayın." Önüme gelen işleri baştan savma bir şekilde hızla halletme çabası. Bir an önce yazabilmek için. Sohbet havasından uzak olduğumu hissettiren yapay gülümsemeler ve kısa cümleler. Artık yazmaya hazırım. Aslında bu halimden memnun olmamam gerekiyor ama yine de garip bir şekilde bu halimi seviyorum. Belki de kimsenin bilmediği hatta sezemediği çok özel bir kaçışa hazırlık.

KAÇIŞ. Çocukluğumdan beri hep çok cazip gelmiştir kaçmak. Birden yok olmak. Küçükken ara ara saklanmanın dışında, anneanneme kızıp pembe tüylü ev terliklerimle kendimi sokaklara atıp kaçtığımı bilirim. Nereye? Annemin iş yerine. Her çalışan annenin her çocuğu gibi bitmek bilmez anne özlemiyle baş etmek.

ANNE. Ahhh şimdi nasıl da özlüyorum seni. Çocukken ayrı kaldığımız o saatlerin geçmesi ne zordu. Şimdi yıllardır ayrıyız. Ve işin kötü tarafı bir daha görebilecek miyiz birbirimizi ve ne zaman görebileceğiz büyük bir soru işaretiyken.

SORU İŞARETLERİ. Evet hiçbir zaman hayatımdan yok olmayan ve yok olmasını isteyip istemediğimden asla emin olamadığım soru işaretlerim. Bazen doğruları bulmamı sağlayan soru işaretlerim. Bazen de yaptığım yanlışları yüzüme vuran soru işaretlerim. En tehlikelisi de çok doğru gibi görünen birşey yaparken kafamın bir yerinde yaramaz çocuklar gibi oradan oraya koşuşturup beynimin çeperlerine çarpan soru işaretlerim. Soru işaretlerimle birlikte gittikçe artan kararsızlıklarım.

KARARSIZLIK. Kariyerimde yıllarca yerimde saymamın belki de tek nedeni kararsızlığım. Yıllarca birşey yapmadan durmak. Sürekli biriktirmek içinde; özlemlerini, yapmak istediklerini, yapmamak istediklerini...

ÖZLEM. Çocukluğumdan beri yakamı bırakmayan tek duygu. Mutluluklar, üzüntüler, yalnızlıklar, kalabalıklar, acılar, kaygılar, neşeler, kıskançlıklar... Hepsi zaman zaman hayatıma girip girip çıktılar ama özlem hiç terketmedi beni. Her zaman birşeyleri, birilerini özlemek zorunda kaldım. Her zaman ikili bir hayat sürdüm. Hiç bir zaman tek bir hayatım, tek bir evim olmadı benim. Olamadı.

İKİLİ HAYAT. Önceleri anneannemin evi ve bizim evimiz. Mutlu zamanlarmış aslında. En azından aynı şehirdeydi. Sonrası dokuz- on yıl süren farklı şehirlerde süren iki farklı hayat. Zaman zaman üçe, dörde çıkan şehir sayısı hayatımda. Nerede yaşadığımı, nereye ait olduğumu çok da düşünmeden ana üsse bağlı süren hayatım, hayatlarım! Şimdi ise iyice paramparça olmuş hayatım. Parça parça şehirlere ayrılmış, birleştirince bir bütünü oluşturamayan hayatlarım.

ŞEHİRLER. Her zaman yenilerini keşfederken çocuksu bir coşku hissettiğim ve biraz tanıyınca da hep özlediğim canım şehrim.

İZMİR. Her dönüşümün bana bayramlar yaşattığı şehir. Özleminden kavrulduktan sonra kavuştuğumda; trafik tıkandı şehri doya doya içime çekeceğim, gözlerime hapsedeceğim diye sevindiğim; sevdikçe, özledikçe ayrı kaldığım şehrim. Evim.

EVİM. Sahi evim neresi benim?