Pazartesi, Şubat 27, 2017

Yakınma



Evet yakınacağım bugün ben. Ansızın geliveren yazma isteğinden, üzerime çöken yorgunluktan, ansızın gözlerimden süzülen yaşlardan, ülkedeki dengesizlikten, çevremdekilerin dengesizliğinden, sürekli hayatımı düzene sokma çabalarımdan, sürekli sorun yaratan dikkat dağınıklığımdan... Bu listenin istersem sayfalarca uzayabilecek olmasından. Kısacası yakınacak duruma gelmemden de yakınabilecek bir duruma geldim. Bu olaya bir el koymak lazım ama nereden başlayacağımı bilemiyorum. Herşey nasıl bu kadar karıştı onu da bilemiyorum.

Hayatımda gerçekleştirmek istediğim değişimlerin öyle bir çırpıda olmayacağını ve sistemli bir şekilde yavaş yavaş çalışmam gerektiğini kavramıştım son zamanlarda. Çoğu konuda da çok başarılı bir şekilde yavaş ama emin adımlarla ilerliyordum. Ne olduysa oldu birden allak bullak oldu. Gerçi ne olduğunu çok da iyi biliyorum. Dışarıdan gelen herhangi bir olumsuzluk psikolojimi altüst etti ve tüm sistem bir anda çöktü. Tüm bu küçük görünen büyük değişikliklerle uğraşırken ben savunma kalkanlarımı ihmal etmişim. Son üç yıldır böyle şeyler yapmaya başlamış olmamın da etkisi var sanırım. Alışkın değilim. Dikkatim başka bir yöne çekilince binbir çabayla ördüğüm duvarlarım, savunma kalkanlarım yokolmuş. Sırça bir saraya kurulmuşum meğer. Neyse bunda da vardır bir hayır deyip ölümcül darbeye yakın olan yarayı iyileştirmeye çalışıyorum şimdi. Böyle parçalara ayrılınca da daha önce başladığım şeyler öylece ortada kalıverdi.

Böyle saçma sapan detaylara girmeden anlatınca da çok soyut kaldı sanki. Eminim ki ileride okuduğumda neyden bahsediyordum acaba diyeceğim. Evet bu konudan da çok muzdaribim. Yazılarımın içine minik detaylar şifreler serpiştiriyorum yazarken ama sonra onları da unuttuğum için o yazının neyin peşinden yazıldığını bir türlü çözemiyorum. Eğer bu yazı gibi edebi olarak da pek bir değer taşımıyorsa ben kendisini taslaklar kısmına taşıyorum ta ki neyle ilgili olduğunu bulup, buna değeceğine karar verene kadar. Neyse mesai bitiyor da şu ciddi surat ifadesiyle önemli birşeyler yapıyor havasından kurtulacağım.

Pazartesi, Şubat 13, 2017

Güneş'e Veda



Az önce Güneş'i ilk farkettiğim zamanları anlatan yazımı okudum. Uzun bir hikayenin başlangıcı olarak görmüşüm o zamanlar. Yazdıklarımı okurken o satırları yazarken hissettiklerimi hatta belki de daha fazlasını bile hissettim derin, buruk, tuhaf bir ağırlıkla birlikte. Üzerinden o kadar zaman ve o kadar çok yaşanmışlık geçti ki bazı duyguların aynı kalması hatta artması çok da şaşırtıcı olmamalı belki de.

Keşke arada yaşananları anlatacak cesaretim ve gücüm olsaydı. Onca mutluluk, neşe, aşk, acı, keder, üzüntü ve küskünlükler; üçüncü kişiler, dördüncü kişiler ve daha niceleri... Arkadan konuşmalar, kuyusunu kazmalar vs.

Oysa hiç de böyle hayal etmemiştim tüm bunları ve daha da fazlasını. Mutlu sonla bitecekti bu öykü. Hatta yazdığım şeyler gerçek oluyor diye ikimizin hikayesini bile yazdım bir seferinde hiç üşenmeden. Edebi olarak pek bir değeri yoktu. Hatta okuyunca kurguyu ve detayları da beğenmedim. Sonra ne oldu peki? Bu öykü gerçeğe dönüştü ama baş kahraman başka bir adamdı. Yazdıklarımı birebir yaşadım ama Güneş'le değil. Bunu farkettiğimde gözyaşlarına boğuldum. Gerçekten yine çok isabetliydi yazdıklarım.

Uzun süren bir ayrılık sonrası yine ilk günkü gibi hissetmeye başladım Güneş için. Öyle ya o benim Güneşimdi. Belki de hala bu şehirde yaşıyor olmamın sebebiydi. O kadar özeldi ki benim için. İçimde kalan belki de en büyük ukde. Hadi Zeynep bir kez daha dene dedim kendime. Ama yapamadım. Onca gözyaşı, onca çirkinlik, onca yılgınlıktan sonra yapamadım. Uzun süre sonra ilk karşılaşmamız için onca farklı senaryoyu kafamda geçirdikten, aylarca bekledikten sonra yeni bir hikaye yazamadım bize. Tüm bu süre içinde öğrendiğim tek şey gözden ırak olanın gönülden ırak olmadığıymış. Güneş'i yeniden gördüğümde anladım bunu. Ama yazamadım işte.

(Yazının bundan sonrası Güneş'e yazılmış bir açık mektup sanırım. İçimden öyle geliyor)

Öyle çok isterdim ki ikimizin mutlu hikayesini yazmayı. Gözlerimizle değil de tüm varlığımızla birbirimize gülümseyerek bitmek bilmeyen sohbetlerimizi yazmak isterdim. Tatil dönüşlerinde bu şehre nasıl mutlulukla döndüğümüzü sonra birlikte keyifle gittiğimiz tatilleri, haftasonu kaçamaklarını yazmak isterdim. Arkadaşlarımızı evde ağırladığımız o keyifli, müzik, kitap ve bol kahkaha dolu akşamlarımızı anlatmak isterdim. Senin halısaha maçlarından, benim de kızlarla düzenlediğimiz konsept gecelerden yorgun ama mutlu eve dönüşlerimizi anlatmak isterdim. Senin bitmek bilmez futbol programlarını seyrederken benim saçma sapan şarkı söyleme gecelerimi anlatmak isterdim. İşten yorgun döndüğümüz günlerde mutfakta ipe sapa gelmez yemekler yaptığımız akşamları anlatmak isterdim. Senin o farklılık dediğin şeylerin aslında bizim zenginliğimiz olduğunu sana anlatmak isterdim. Sonra uzun yürüyüşlerimizi, evde koşu bandını kapma yarışmalarımızı anlatmak isterdim. Daha gün ağarmadan başlayan keyifli sabahlarımızı ve kahvaltılarımızı anlatmak isterdim sana. Hatta ilerleyen zamanlarda ailelerimizle birlikte geçirdiğimiz güzel tatillerimizi de anlatmak isterdim. Şimdi üstünkörü aklıma ilk gelenleri yazarken gözyaşlarımı tutamıyorum. Çünkü biliyorum ki bunların hepsi çocukça hayallerden başka bir anlamı olmayan saçmalıklar. Çünkü biliyorum ki bunları yine başka başka insanlara yaşayacağız hayatımızın geri kalan kısmında. En kötüsü de ne biliyor musun? Bunların hepsini asla tek bir kişiyle yaşayamayacağız.

Güneş'im... Benim gücüm tükendi artık. Bundan önce sana defalarca veda ettim kafamın içinde. Ama bu sefer yazıyorum. Hem de tüm açıklığıyla. Mutlu bir son yazmak isterdim hikayemize ama yapamıyorum artık. Zaten sen de bunu istemiyorsun. İsteseydin şimdi sen salonda futbol seyrederken ben içerideki odada deliler gibi şarkı söylüyor ya da kitap okuyor olurdum, salonda gözyaşları içinde bu satırları yazmak yerine.

Hoşçakal Güneşim.

Bu yazıyı bitirmek istemiyorum çünkü bittiğinde artık bu defter gerçekten kapanmış olacak. Keşke önyargılarından (evet biraz daha uzatmak için TDK sözlükten bitişik mi yazılıyor diye kontrol ettim sanki bilmiyormuş gibi) kurtulabilseydin. Keşke beni başkalarından dinlemek yerine beni tanımak için biraz daha çaba harcasaydın. Sandığın gibi kendini beğenmiş, şımarık, burnu büyük falan değilim. O farklılık diye düşündüğün bir sürü şeyin kimbilir kaç katını yaşadım ben o mutlu ailemde. O farklılıkların hayatı ne kadar zenginleştirdiğini biliyorum. Keşke sen de bilebilseydin.

Hoşçakal Güneşim, birlikte yaşamak ve yaşlanmak istediğim adam. Hoşçakal...


NOT: Çok yakında göreceksin o "farklılıklar" saçmalığına ne kadar aldırmadığımı.



















Pazar, Şubat 12, 2017

Özlemek Üzerine...



Az önce bir arkadaşımla konuşurken bana özlemenin en gerçek en yoğun duygu olduğunu söyledi. Bir an için acaba özlemek üzerine olumlu birşeyler düşünebilir miyim diye aklımdan geçirdiysem de bir dakika bile sürmedi.

Özlemekle geçen bir ömür. Özlemin akla gelip gelmeyeceği ya da gelemeyeceği tüm versiyonlarını, kombinasyonlarını her ne denirse işte; hemen her çeşidini yaşamış/hisssetmiş biri olarak çok uzun sürmedi tabii. Oysa ben de isterdim aslında en gerçek ve yoğun duygu diye düşünüp böyle gerçek duyguları hissedebiliyorum diye sevinebilmeyi. Kırk yaşındayım ve bir şeyleri, bir yerleri, birilerini ya da yaşanmışlıkları özlemediğim nadir zamanlar var hayatımda. Belki de gerçekten kendimi mutlu hissettiğim zamanlar.

Çocukluktan beri özlediklerimi saymaya kalkışsam (ki başarabileceğimden emin değilim) ne kadar süreceğini tahmin bile edemiyorum.

Şimdi nereden çıktı bu özlemek? Bir süre önce rüyalarımda başlayan ve bir gün aniden derin bir burun direği sızlaması ile tetiklenen zincirleme farkındalık durumu diye toparlayabilirim (ki sanırım toparlayamadım).

Herşey sabahları uyandığımda ilk bir kaç saniye yüzüme yerleşen gülümsemeler ile başladı (evet o ilk birkaç saniye gerçekten çok olumlu göründü burada). Sabahları gülümseyerek uyanıyordum çünkü rüyamda İzmir'de geziyor oluyordum. Ya Şirince'deydim manzarayı seyrediyordum, ya Doğa Cafe'de (yıllarca bıkmadan usanmadan tüm organizasyonları ve buluşmaları gerçekleştirdiğimiz yer) arkadaşlarımla sohbet ediyordum ya evimizde ailece yemek yiyorduk ya da İzmir'de herhangi bir sokakta yürüyordum. Nerede olduğumu anlayana dek süren tuhaf gülümseme ve sonra lanet şehirde sıradan bir iş gününe başlangıç.

Bir daha asla göremeyeceğim insanların özleminden bahsetmiyorum bile. İşte bu yüzden kimse bana özlemenin ne kadar güzel olduğunu söylemesin. İşin en kötü yanı da herşeyden uzak, tüm özlediklerimden uzak bu lanet olası şehirden ayrılınca burada da özleyecek şeyler bulabileceğimi bilmek. Hastalıklı bir ruh hali belki de özlemek. Kimbilir...