-Sana inanamıyorum! Bana neden O'ndan hiç bahsetmedin?
Oturduğu rahat koltukta hiç rahat edememiş gibi kıpırdandı. Tedirgin olduğu belliydi.
-Aslında anlatılacak fazla birşey yok!
Güliz için bu çok önemli bir andı. Hem geçmişe ait bir sırrı öğrenecekti hem de şüphelendiği gibi tanıştığı kişi O ise, karşısında duran arkadaşının hayatını değiştirebilecekti. O yüzden aralıksız bir şekilderarlarına devam etti.
-Öfff Güliz! Ne kadar üsteledin böyle!
Konu açıldığından beri sık sık olduğu gibi gözleri buğulanmış ve uzaktaki bir noktaya takılmıştı.
-O'nunla tanıştığımızda çok yoğun bir dönemdeydi. Sonraları onun geçici bir dönem olmadığını anladım. O yoğunluğun, o karmaşanın içinde sürekli huzur arıyorum diyerek dolaşıyordu. Ama birşey yapmıyordu. Bana sorarsan huzuru bulmak çok kolaydı bence o zamanlar.
-Anlatsana nasıl birisiydi? Yakışıklı mıydı mesela?
Koltuğa iyice gömülüp, yine gözlerini o sabit noktaya kilitleyip cevap verdi.
-Evet. Bana sorarsan dünyanın en yakışıklı adamıydı.
Güliz'in kahkahasıyla yerinden sıçrayıp kendine geldi.
-Yani bu durumda pek yakışıklı bir adam değildi demek oluyor. Hahahahahaaaa
Güliz'in kahkahaları bitmek bilmiyordu.
-Böyle devam edeceksen anlatmıyorum!
-Tamam tamam sustum. Güzel gülümser miydi peki? Sen beğendiğine göre öyleydi mutlaka.
-Gülümsediğinde etrafına ışıklar saçardı. Kahkahaları ise aniden patlar ve çok kısa sürerdi. Ama gülümserken hep buğulu görünen gözlerinin içine bakarsan eğer, çok büyük bir hüzün görürdün. Gülümserken gözlerine bakmaktan kaçınırdım. O hüznün içinde boğulurdum çünkü.
-Susma lütfen. Çok merak ettim. Sonra neler oldu?
Buğulu gözlerini kaçırarak anlatmaya devam etti.
-Hayatı uzaktan çok neşeli, eğlenceli ve mutluydu. Ama biraz dikkat edince öyle olmadığı hemen anlaşılıyordu. Ya da ben anlamıştım. Bilmiyorum.
-Peki ne yaptın?
-Ne yapacağım! Hayatına huzur getirmeye karar verip, teklifsizce daldım hayatına.
-hahahahaaaa hiç güleceğim yoktu. Sen; herşeyi ölçülü yapan ve insanlarla arana hep görünmez duvarlar ören sen mi yaptın bunu!
-Güliz yoruldum gerçekten! Zaten anlatmak da istemiyorum.
-Lütfen şimdi bunu yapamazsın. N'olur söz veriyorum bir daha kesmeyeceğim.
-Zaten başta da söylediğim gibi anlatılacak çok fazla birşey yok. Aslında çok iyi, iyi kalpli bir adamdı. Ama hayatında incelikler, küçük mutluluklar yoktu. Hep büyük hedefler ve resmen monotonlaşmış tuhaf sevgi alışkanlıkları vardı. Önce küçük incelikler serpiştirdim hayatına. Sonra biraz şefkat. Bunlardan o kadar uzak kalmıştı ki, yaklaşık bir buçuk yıl sürdü bunları tekrar hayatına alması. Bu süre içinde hep hırçındı, hep sinirlenecek birşeyler buluyordu. Sonra da çok pişman oluyordu. Ama Güliz gerçekten iyi bir insandı.
-offff ağlama lütfen. Bilseydim zorlamazdım seni inan. Nasıl bitti? Sadece onu merak ediyorum.
-Bir buçuk yıl savaştık resmen. Tam bu sefer oldu derken hep bir arıza çıkardı. En sonunda sabrımın taştığı bir gün her zamanki gibi "bunlarla uğraşamam!" diyip çıktı. Hep böyle olurdu. Eve pişman olmuş bir şekilde gelirdi. Ben onu sarıp sarmalardım. Saatlerce hiç konuşmadan otururduk. Saçlarını okşardım. Gözleri daha da buğulanırdı. O gözlerle bana gülümseyip bakmaması için dua ederdim hep içimden. Ama dedim ya artık sabrım taşmıştı. Eşyalarımı toplayıp, "ben artık seninle uğraşamayacağım" yazan bir notun üzerine anahtarları bırakıp çıkıp gittim.
-Nasıl yani? Sadece bunu mu yazdın? Peki sonra ne oldu?
-Sonra ne mi oldu? Hiçbir şey! O aramadı, ben de aramadım. Ama hep takip ettim, hep haberlerini aldım. Yavaş yavaş çöküşünü gördüm. Binlerce kez pişman oldum o gün o evden çıkıp gittiğim için. Ama bir türlü geri de dönemedim.
-Çok özür dileirm bunları sana yeniden yaşattığım için. Ama belki kimbilir...
-Belkisi, kimbiliri yok Güliz. Bunları anlatmadan da ben her gün yeniden yaşıyorum zaten. Hep dersin ya gözlerinle yüzün bir türlü aynı duyguyu yansıtmıyor diye. Bu hüzün bana O'ndan yadigar. Ne yaptımsa geçmiyor. Bu görünmez duvarlar o yüzden bu kadar yüksek. İnsanlarla aramda bu yüzden bu kadar uzun mesafeler var. O2nun hayatındaki herşey var hayatımda artık ama tek bir eksik var. Tek ve kocaman bir eksik.
Çarşamba, Eylül 25, 2013
Cumartesi, Ağustos 24, 2013
Saygının Yokoluşu
Her şey nasıl başladı onu bile hatırlamıyorum. Önceleri ufak ufak dalga geçiyorduk birbirimizle. Aslında pek bir zararı da yoktu. Eğleniyorduk sonuçta. İkimiz de biliyorduk ki bunlar gerçek düşüncelerimiz değildi.
Sonraları; bu dalga geçmeler yerini komik isimler lakaplar takmaya bıraktı. Şirin isimlerdi ve pek de zararı yoktu. İkimiz de biliyorduk ki bunlar gerçek düşüncelerimiz değildi.
Sonraları; bu sevimli isimler sinir bozucu bir şekilde tekrarlanmaya, hitap şekli olmaya başladı. İkimiz de biliyorduk ki bunlar gerçek düşüncelerimiz değildi.
Sonraları; bu hitap şekilleri yerlerini biraz daha sevimsiz sözcüklere bıraktı. Çok sevimli olmasalar da, farklı olsalar da sevgi sözcükleri gibiydi. İkimiz de biliyorduk ki bunlar gerçek düşüncelerimiz değildi.
Sonraları; bu sevimsiz hitaplar sıklaştı ve gerçek anlamlarında kullanılmaya başladı. İkimiz de biliyorduk ki bunlar gerçek düşüncelerimiz değildi.
Sonraları; birbirimize sadece bu sözleri söylemeye başladık ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir savaşa girdik. Ya saldırıyorduk ya da savunmadaydık sürekli. Artık ikimiz de emin değildik, soru işaretleri vardı kafamızda “Ya gerçekten böyle düşünüyorsa?” diye. Ama hala eğleniyormuş gibi yapıyorduk.
Sonraları; iyice kafamız karışmıştı. Her gün tartışacak yeni bir konu buluyorduk ve hiç aldırmadan sürekli birbirimizi yaralıyorduk. O güzel sıfatlardan, sevimli sevgi sözcüklerinden eser kalmamıştı. Galibi yoktu bu savaşın. Ne kadar zarar verirsek o kadar karda hissediyorduk kendimizi ama mutlu hissetmiyorduk.
Sonunda; büyük taarruz başladı. Bir türlü kendimize hakim olamıyorduk. Sanki haftalardır süren tüm tartışmaların közleri alevlenmiş ve etrafımızı sarmıştı. Kurtulamıyorduk, engel olamıyorduk. Elimiz kolumuz bağlandı sanki… Ve o alevlerin içinde saygı küle döndü. Hala aklım almıyor o sözleri nasıl söyleyebildiğime. Gerçekten öyle düşünsem bile ağzımdan çıkması mümkün olmayan sözler. Ama O da boş durmadı ve tüm uyarılarıma rağmen devam etti. O lafları ederken sanki içimden bir yaratık çıktı, beni bir tarafa fırlatıp attı. Sadece seyredebildim kendimi uzaktan. Hiçbir şey yapamadım. Bir insan nasıl olur da bunları söyleyebilirdi karşısında duran aşkına.
Sonra sustuk. Sakinleşmiş gibi yaptık ama artık çok geçti. Ne zaman ağzımızı açsak zehir saçıyoruz etrafa. Barut kokusu yayılıyor sanki havaya. Geceleri uyandığımda yanaklarım, yastık ıslanmış oluyor. Uykumda ağlıyorum sanırım. Elim telefona gidiyor. Saatlerce özür dilemek istiyorum yorgun düşene kadar. Ama sonra söyledikleri aklıma geliyor. Yaşlar daha hızla akmaya başlıyor yanaklarımdan. Telefonu elimden bırakıyorum. Ağlamaktan yorgun düşünce uyuyakalıyorum.
Saygı gitti ve biz bittik. Ne yaptık biz böyle? Sahi hala “biz”miyiz?
Pazar, Temmuz 28, 2013
Aylaklığın Doruklarında… Bir bildiri nasıl yazılamaz!
Ne zaman yapmam gereken yığınla iş olsa içimden sadece keyif yapmak ve bir şeyler yazmak geliyor. Ve nedense böyle zamanlarda epeydir içimden yazmak gelmediği için bu fırsatı iyi değerlendirmeye karar verip, o iş yığınını elimin tersiyle bir kenara atıp Minik’in (evet yazılarımı yazdığım notebook’un bir adı var)karşısına kuruluveriyorum. Bugün de aynı şey oldu ve Minik’imi kucağıma alıp yazmaya koyuldum. Ne yazacağımı bile bilemediğim için bu anlamsız durumu yazayım dedim.
Sabah kardeşimin “halaaa, halaaa” diye defalarca seslenmesi üzerine kalktım yataktan (evet altı ay sonra gerçek bir hala oluyorum). Son dönemlerde alışkanlık haline gelen mükellef kahvaltı masası hummalı çalışmalarla kurulmaya başlanmıştı. Böyle sabahlara uyanmayı seviyorum. Kendime bu çalışmanın bir köşesinde yer ediniveriyorum hemen. Kahvaltının sonuna doğru günün ilk bombası patladı. Mersin’de eski ev arkadaşımda bıraktığım eşyaların akıbetinin belirsizliğini haber veriyordu arkadaşım. Tüm günümü dün sabaha karşı saat üçte yazmaya başladığım bildiriye ayırmışken şimdi bir de buna kafa yormam gerekecekti. Yoğun sayılabilecek bir telefon trafiğinden sonra belki ellinci kez eski ev arkadaşıma güvenerek konuyu kapattım. Bu sırada kahvaltı masası toplanmıştı bile. Keyif çayımı içememiş olmanın sıkıntısıyla bildirinin başına geçmeye karar verdim. Masadaki sohbet öyle güzel devam ediyordu ki, katılmadan edemedim. Keyifli şarkılar bulup çalmaya başladım. Peşinden kahve keyfine geçtik. Ardından kardeşimin eşinin kuzenine ev arama çalışmalarına burnumu sokmak zorunda hissettim kendimi (oysa ki kimsenin böyle bir beklentisi yoktu). Bildiri yazacağımı söyleyip verandadaki prizi kimselere kaptırmayınca herkes içeri girdi.
Sonunda yalnız kalmış ve gerekli tüm belgeleri açmış bildiriye başlamak üzereyken güya ayrılmış gibi yaptığımız ama birbirimizi aramadan duramadığımız Küçük Mucizem’den canının çok sıkkın olduğunu gösteren bir mesaj aldım. Bu sefer onu güldürecek bireyler aramaya koyuldum internette. Tam onlarla uğraşırken kardeşim yanıma geldi. Ne için oyalandığımı söylemeden bir süre onunla seyredip seyredip güldük. Eşi hamileliğin verdiği rehavetle tekrar uykuya dalınca havuz saatine kadar kağıt oynamaya karar verdik. Hayatımın her alanında olduğu gibi oyunda da çok şanssızdım ve resmen hezimete uğradım. Sonunda herkes havuza gitti ve ev bana kaldı. İşte artık bildirimi yazmaya başlayabilirdim. Önce kahvemi yaptım. Verandada gölge bir yer bulup işi daha keyifli hale getirmek için evdeki en rahat oturulacak şeyi, şezlongu gölgeye taşıdım veeee tatataaaaam! İçimden bir şeyler yazmak geldi. Böylece yazının başına oturdum. Tabii ki bunu da bir çırpıda yazmayı başaramadım. Önce keyifli bir müzik seçmem gerekti. O sırada son sigaramı içtiğimi fark edip markete gitmeye karar verdim. Zaten babam da eve dönmüştü. Bir süre de babamla akşam yemeği için oyalandık. Az sonra da tekrar mutfağa gireceğim sanırım. Bu aylaklığın sonu yok. Bildirinin ise sonu hiç olmayacak bu gidişle. Gidip bir meyve suyu mu alsam kendime!
Çarşamba, Temmuz 10, 2013
Candaş'ı Özlemek...Timsah Gözyaşları
Candaş’a
Candaşım, canımın yarısı;
Neler oluyor ve nasıl oluyor bilemiyorum ama hayatımdan çıkalı bir yıla yakın zaman geçmiş olmasına rağmen ben hala seni çok özlüyorum.
Şimdi diyeceksin ki “Ardına bakmadan çekip gittikten sonra bunları söylemeye ne hakkın var! Değil söylemek özlemeye bile hakkın yok”. Haklısın. Hem de çok haklısın.
Ne zaman sabah uyandıktan bir süre sonra aklıma düşsen (İtiraf ediyorum sabahları ilk uyandığımda aklımda Küçük Mucizem oluyor) gün içinde bir şeyler ters gitmeye başlıyor. Bir şeyler dediysem hayata dair genel şeyler değil. Küçük Mucizem'le ipler gittikçe geriliyor ve sonunda kopma noktasına geliyor. Bu sabah da aynı şey oldu. Sen aklıma gelince, önce hiç aldırmadım. Sonra ufak tartışmalar baş göstermeye başladı. Önce küçük kırgınlıklar yaşadım ve akşamına da patlama gerçekleşti. Böyle zamanlarda nasıl oluyor bilemiyorum Küçük Mucizem de bir şekilde çanak tutuyor olayların bu noktaya gelmesine.
Dün gece de yine kabus gördüm. Aslında tam kabus değil ama tuhaf bir rüya diyelim. Rahmetli dayım vardı bu sefer. İki gece önce de annemi görmüştüm ama o, daha çok kabus gibiydi. Küçük Mucizem’e kabus gördüğümü söylemiştim. Defalarca bu kabuslardan sonra başımıza kötü sayılabilecek şeyler gelmiş olmasına rağmen yine de bunların üzerinde pek durmuyor. Birlikteysek sarsılarak ya da bağırarak uyandığımda benimle birlikte uyanmıyor zaten. Tabii ki bunun için O’nu suçlamıyorum. Çok yorgun oluyor genelde. Yine de sen yanımdayken uyandığım zamanlarda, senin de benimle uyanmanı ve beni şefkatli kollarınla sarıp sarmalamanı, mırıl mırıl tatlı sözler söylemeni ve senin sıcaklığında uyumayı özlüyorum. Sabahları gördüğüm kabusu anlatmaya kalkıştığımda ya yarım yamalak dinliyor ya da konuyu kapatıyor. İşte ben böyle zamanlarda hep bitmek tükenmek bilmez karşılaştırmalara girişiyorum istemeden. Bilmek ister misin emin değilim ama sonuçta hep sen galip geliyorsun bu karşılaştırmalarda ve hep O yanımda oluyor. Şimdi bunları okuduğunda (biliyorum ki hala okuyorsun), belki pişman olduğumu düşüneceksin. Ama tuhaftır ki pişman da değilim. Yalnız izlerini silemiyorum hayatımdan. Şefkatini silemiyorum. Anlayışını silemiyorum. O çılgın yoğunluğunun içinde her gün aynı saatte girdiğin toplantıya girmeden önce “toplantıya giriyorum” diye haber verişini silemiyorum. Toplantıda sıkıldığında bana yolladığın küçük sevimli mesajları aklımdan silemiyorum. Keşke telefonumdan, twitter’dan ya da facebook’tan da silmeseymişim diyorum bir an. Ama sonra bana ulaşabileceğin her türlü iletişim aracında seni engellediğim için rahatlıyorum. Bir sefer ulaşabilseydin eğer geri dönmüş olacağımı biliyorum. Geri dönmüş olsaydım; hata yapmış olacağımı da biliyorum. Ama lanet olsun ki seni çok çok çok özlüyorum. Uyuyamadığım o gecelerde uyuyabilmem için başucumda ya da bilgisayar başında dua okuyuşunu özlüyorum. İşin en kötü yanı da bunu kimselere anlatamıyorum.
Bugün de Küçük Mucizem’in yine yoğun bir günüydü. Her günü öyle zaten. Kabus yüzünden bir türlü huzurlu değildim. Bir iki arama ve mesajdan sonra cevap vermemeye başladı. Akşam ayrı ayrı planlarımız vardı. Yine en eğlenceli zamanlarda aklımda takılı olduğu için kalktım aradım. Cevap yok. Kızgın bir mesaj attım. Aynı tepkiyle cevap geldi. Keşke neden bu kadar aradığımı anlayabilseydi. Sen olsaydın anlardın. Zaten kabusumu anlatınca tüm gün boyunca fırsat buldukça beni yoklardın. Bunun bir kıskançlık ya da şüphe belirtisi olmadığını çok iyi bilirdin. Hatta bu ihtimal aklına bile gelmezdi. Ama maalesef Küçük Mucizem bunu anlayabilecek birisi değil. Belki kızgınlığı onu kontrol ettiğimi düşündüğü için. Bilemiyorum ama büyük ihtimalle öyle. Oysa bu benim aklımdan bile geçmiyor. Biliyorum çalıştığını, hatta arkadaşlarıyla yaptığı programa geç kaldığını bile biliyorum. Çünkü o işleri hiç bitmiyor. Bunu söyleyince savunmaya geçiyor. Anlamıyor ki benim eleştirdiğim şeyin yaptığı iş ve yoğunluğu olmadığını. Belki benim de anlayamadığım şeyler var ama bilemiyorum. Sonuç değişmiyor Candaş’ım. Seni özlüyorum. Hem de deli gibi özlüyorum. Bu gece aniden uyanırsan uykundan, bil ki ben sensiz kabuslar görüyorum.
Pazartesi, Haziran 17, 2013
Akıl Tutulması
Birşeyler yazmak için oturdum bilgisayarın başına ama ne yazacağımı bilemeden uzunca bir süre anlamsızca oturdum. Müzik dinleyeyim edim. Dinledim ama yine yazamadım. Normal zamanda müzikten, yorgunluktan, bezginlikten, üzüntüden, kederden, iki kelimelik bir mesajdan, karmaşadan ve en önemlisi de aşktan beslenebilirken bu sefer ne oldu da yazamıyorum diye düşünmeye başladım. Uzunca bir süre düşündükten sonra kesin olmasa da bir fikir edinebildim.
Her şey çok üst üste gelmeye başladı hayatımda son altı-yedi ayda. Her ne kadar daha mutlu, daha umutlu olsam da yaşadıklarımı düşünmek, ölçmek tartmak ve kendimi dinlemek için zaman bulamadım. Belki de göreceklerimden korkarak bilerek böyle bir zamanı yaratmadım. Dinlenmek ama kendimi dinlemek istemiyorum. Bu nasıl bir saçmalıktır çözemiyorum.
Ama asıl çözemediğim ve beni her şeyden daha çok etkileyen durum ülkede yaşanan durum. Sonunda bu duruma kendimce isim vermeyi başardım. Akıl tutulması. Evet ülkece akıl tutulması yaşıyoruz biz ve işin en kötü yanı da kolay ve etkili bir tedavi sürecinin olmaması.
Yaklaşık yirmi gün önce kabuslarım geri geldi. Her gece kabus görmeye başladım. Başrollerde sevdiklerim ve başlarına gelen talihsiz olaylar. En son üç-dört gece adı bende saklı birisinin İstanbul’da olan bir depremde enkaz altında kaldığını gördüğümde isyan ettim ve hiç yapmadığım bir şey yapıp kızgın bir anımda bunu ona söyledim. Jürim yaklaşıyordu ve ben en çok ihtiyacım olan zamanda gördüğüm kabuslar yüzünden uyuyamıyordum. Bir ara gündüz uyumayı denedim yeni yeni yoluna giren uyku düzenimi bozmak pahasına ama o da işe yaramadı, aynı kabuslar devam etti. AKUT gibi olmuştum. Sürekli enkazdan kurtarmaya çalışıyordum, bazen ben de enkaz altında kalıyordum.
Sonra polisler bir gece sabaha karşı Taksim’deki Gezi Parkı için eylem yapan gençlerin üzerine saldırdı ve gerçek kabus başladı. Olaylar patlak verdikten sonra ne hikmetse benim kabuslarım kesildi. Ancak uykusuz geceler devam etti. Film seyreder gibi televizyondan (Tabii ki o sırada bunları yayınlayan tek kanaldan. Evde tek kanallı günlere dönmüştüm adeta) inanılmaz şiddet sahneleri seyrediyordum. Kabuslarımın bitmesi bir işe yaramadı daha beter oldu her şey. Keşke onlar devam etseydi ve olaylar bu noktaya varmasaydı. Süreci herkes biliyor artık kendi bakış açısı doğrultusunda. Bazılarına bakış açısı demek biraz haksızlık oluyor o ayrı mesele. Gözler kör, kulaklar sağır. Her yerde şiddet var, baskı var, sansür var, yalan var, yanlış bilgiler var… Ülkenin %50si tamamen akıl tutulması yaşıyor. Artık yüzde elli yüzde elliyiz. Çapulcuyuz, marjinaliz, ayyaşız vs. Dedim ya gözler kör, kulaklar sağır. Birleştirmesi sakinleştirmesi gereken bölücülük yaparak halkı kışkırtırken, normalde ortalığı karıştıran kişiler ve gruplar toparlamaya çalışıyorlar. Tüm dengeler değişti, bazı taraflar değişti ve her şey inanılmaz bir hıza ulaştı.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi duygusal bir travma yaşamamak olmazdı. Annemin ölüm yıldönümü babalar günü ile çakıştı. Ne yapacağımızı bilemeden bir şeyler yaptık tüm gün. Ve en sonunda bir şeyler yazmak istedim. Ancak bu konulara giremiyorum. Küçük Mucizemle her şey gayet iyi gidiyor. Bana küçük mucizeler sunuyor. Ama benim aklım tamamen gündemde. Bunları yazarken bile neler bu sürede acaba diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Mutlaka birileri polis şiddetine maruz kaldı. Belki polis saldırı için yeni bir silah daha buldu. Birileri, sokakta eli sopalı neidüğü belirsiz? birileri tarafından öldüresiye dövüldü. Kimbilir kaç doktor daha yaralılara yardım ettikleri için gözaltına alındı ben bunları yazarken. Ve korkarım ki can kaybı yaşandı mı? Tüm bunlar olurken ben nasıl annemi ne kadar özlediğimi, Küçük Mucizem’e nasıl yeniden yeniden aşık olduğumu anlatabilirim ki. Bu gece dua ettim önce annem sonra ülkem için. “Güzel güneşli günler”e uyanacağımız zamanların en kısa zamanda gelmesi dileğiyle…
Salı, Mayıs 07, 2013
Bir Ayrılık Hikayesi
Geçen gün son zamanlarda yazdıklarımı gözden geçirdim ve çok şaşırdım. Hayatımda bunca değişim, bunca yenilik varken ben sadece Küçük Mucizem’e veda etmişim. Her seferinde veda etmişim ve her seferinde yeniden başlamışız. Hem de bu döngüler gittikçe daha da sıklaşmış. Hiç üşenmeden hepsini okudum ve bir sonuca vardım. Anladım ki ben Candaş’tan ayrıldığım gibi Küçük Mucizem’den ayrılamayacağım. Hayatımda hiç kimseye karşı bu kadar sabır göstermedim. 15 dakika boyunca merdiven kesitinin nasıl alınacağını anlattığım öğrencime bile. Yok o da takdire değen bir performanstı. Bir de anlasaydı ne iyi olacaktı. Neyse.
Anladım ki ben bırakıp da gidemeyeceğim bu sefer. O zaman dedim ki kendi kendime bu böyle sürüp gidecek herhalde. Ama yanılmışım. Hiç aklıma gelmedi Küçük Mucizem’in çekip gideceği hem de hiç beklemediğim bir zamanda. Tam da çok zorlu bir sürece girmişken kariyerimde, hayatımda; birdenbire çekip gitti. İnanamadım bir türlü. Hala da inanamıyorum. Şimdi yok mu yani artık. İçi boş bir çuval gibiyim. Giderken beni de mi götürdü ne yaptı anlayamadım. Deli gibi çalışmam gerekirken, gecenin bir yarısı dışarı çıkıp bira aldım. Keşke ağır bir şeyler alsaydım diyorum şimdi. Ağlayıp ağlayıp fotograflarımıza bakıyorum. İstediğim kadar da ağlayamıyorum. Hala gözüm telefonda haber bekliyorum. İnanamıyorum. Biliyorum ki çalmayacak o telefon. Yani şimdi yok öyle mi? Eeee her şey anlamını yitirdi şimdi. Oysa nasıl da istiyordum kurtulmayı. Hani hafifleyecektim. Hani kendime gelecektim. Hani gerginlik bitecekti. Hani her şeye yeniden başlayacaktım. Hani yük olmaya başlamıştı. Ne oldu Zeynep Hanım? İstediğin şey gerçekleşti işte! Sevinsene! Hadi şarkılar söyleyip kutlasana! Arkadaşlarını arayıp güzel haberi versene! Kutlamaları kabul etsene! Gitti işte. Yok artık. Özgürsün işte tadını çıkarsana! Öylece kalakalırsın işte böyle! İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Biliyorum bu gece uyuyamayacağım. Sürekli telefonu kontrol edeceğim. Ama beklediğim şey olmayacak. Uyursam rüyamda göreceğim. Bari mutlu günlerimizi görsem. Mutluyduk biz aslında hep. Kötü anılar ne de çabuk yokoldu. Bir süre sonra tüm anılar silinmeye başlayacak. Sadece yazdıklarım kalacak ve birkaç çok özel anı. Deli gibi ağladığım bu gece silinecek belki ilk önce. Son yolladığım mesaja da cevap gelmeyecek biliyorum. Biliyorum ben de aramayı yediremeyeceğim kendime. Bir süre anlamsız bakışlarla dolaşacağım ortalıkta. Eksikliğini hep hissedeceğim. Günlerce her sabah ilk iş elim telefona gidecek ve saçma sapan sabah mesajlarından birini görmeyi bekleyeceğim. Olmadığını görünce farkına varıp ağlamaya başlayacağım. Mümkün olsa hiç kalkmayacağım o yataktan. Şişmiş gözlerimi alerji diye daha birkaç hafta yutturabilirim okulda. Yığılmış işleri halledecek enerjiyi nereden bulacağım acaba? Hayat bir şekilde devam edecek ama benim için zaman duracak. Burada bekleyeceğim hep seni. Keşke gitmeseydin Küçük Mucizem. Neden gittiğini de anlamadım. Şimdi hiç özlemeyecek misin beni yani? Eksikliğimi de mi hissetmeyeceksin yani? En kötüsü de yakında benim yerimi başkaları mı alacak? Peki ben neden Candaş’ın en sevdiği şarkıyı dinleyip deli gibi ağlıyorum şimdi! En iyisi ben bir daha markete gideyim kapanmadan.
Tam kapıya yönelmişken telefonum çaldı. Gidemedi işte! Sakın bir daha gitmeye kalkışma e mi? Seni seviyorum Küçük Mucizem. Bu son mucizen olsun ve hiç ayrılmayalım. Şimdi kendimi toparlamam lazım. Yarın yığınla yapılacak iş var. Bu yazıyı da bilgisayarımda saklayayım diğer veda yazılarına yaptığım gibi. Müziği değiştirdim hemen. Sezen Aksu ne de güzel söylüyor “seyirlik değil ömürlük olsun” Bana ne Candaş’ın en sevdiği ağlak şarkıdan. Ohhh be!
Pazartesi, Nisan 22, 2013
Kim demiş “kadınlar anlaşılmazdır” diye…
Bu gece bu satırları hiç düşünmeksizin içimden geldiği gibi yazıp öylece bırakacağım. Çünkü burnumdan soluyorum resmen. Biliyorum sonradan okuyunca pişman olacağım ya da bu öfkemle alay edeceğim ama şu anda başka bir şey gelmiyor içimden.
Sevgili Küçük Mucizem;
Tüm ezberleri yıkıyorsun. Bilmiyorum belki bu yüzden seviyorum seni; ama aynı zamanda da çıldırma noktasına geliyorum saçmalıkların yüzünden.
Diyorum ki “Seni çok zorluyorum galiba. Böyle devam etmiyor. Bitirelim istersen”. Aman Tanrım, o sürekli yakınan adam bir anda yokoluyor ve yerine hayatından gayet memnun, inanılmaz anlayışlı bir adam geliyor. “Hımmm” diyorum. “Demek ki geçici bir durummuş. Baksana adam hayatından memnun. Takıntılı kadınlar gibi sürekli sorgulamaya başladım” diye kendimden şüphe ediyorum. Ama sonra ne oluyor. Eski tas eski hamam!
Her ilişkinin belirli döngüleri vardır ama bizimkisi kısır döngü sadece ve çok kısa periyotlarla başa dönüyor. Aynı şeyleri yeniden yeniden yaşıyoruz. Hayır bazen “İstemiyorum artık” diyorsun. Hak veriyorum. Elimi eteğimi çekiyorum. Sonra pişman olup geri dönüyorsun. Anlamıyorum ki ne istediğini! Bir dahakine ağlayıp sızlayıp dövüneceğim gidiyorsun diye. Belki o zaman kesin bir karar verirsin.
İşine gelmedi mi hemen binbir bahaneyi sıralayıp, bununla da yetinmeyip üzerine dalga geçiyorsun. Ben karşılık verince olay oluyor. İşin daha da komik yanı tüm bunların sonunda dengesiz olan ben oluyorum nasıl oluyorsa. Anlaşılmaz olan benim öyle mi?
Sen ufacık bir olay yüzünden bütün geceyi somurtarak geçirirken ben gerçek bir sorun karşısında paniğe kapılıp bocalayınca “fazla duygusal, fazla heyecanlı vb” olmakla suçlanıyorum. Senin televizyonda gördüğün kimsesiz çocuk için tüm geceyi dolu dolu gözlerle geçirip, ağzını bıçak açmaması çok normal bir şey; ama benim bir arkadaşımın ciddi olan sağlık sorunu için endişelenmem çok abartılı öyle mi? Sen salata yaparken elini kesince daha ciddi bir sağlık sorunu haline gelebiliyor.
Sonra olmadık bir anda öyle bir destek oluyorsun, öyle güzel toparlıyorsun ki beni ne yapacağımı şaşırıyorum. Ama başka bir şehirden gelen iş teklifi karşısında bocalarken beni yalnız bırakıyorsun. “Gitme” desen daha kolay geri çevireceğim. Ama nerdeeee! Gitsem umurunda olmayacak gibi davranıyorsun ve ben “Acaba hata mı yapıyorum kalmakla” diye daha fazla bocalıyorum. Oysa biliyorsun gitmeyeceğimi. Şu elini taşın altına koymamandan nefret ediyorum. Halbuki “kal” desen bunu başına kakmayacağımı da biliyorsun. Anlayamıyorum işte seni. Bunun üzerine anlaşılmaz olmakla suçlanan ben oluyorum.
Artık çok yoruldum ne istediğini çözmeye çalışmaktan. Ne istiyorsan, nasıl istiyorsan öyle olsun. Ama şu geldiğimiz noktadan sonra benden bu ilişki için emek sarfetmemi bekleme. Her şeyi sana bırakıyorum. Zaten senin için bir önemi var mı onu da bilmiyorum. Gerçi böyle düşündüğüm için büyük ihtimalle birkaç gün içinde öyle bir şey yapacaksın ki kendimi kötü hissedeceğim.
Kadınlar nasıl anlaşılmaz olurlar anlıyorum şimdi. Böyle bir dengesizlik karşısında dengeli davranmak mümkün mü? Bundan sonra benden denge bekleme. Zaten senin gözünde dengesiz olan benim. Senin açından büyük bir değişiklik olmayacak. Kimbilir belki de gerçek dengesizliği görünce anlarsın, ama ondan da umutlu değilim doğrusu.
Hadi kolay gelsin. Bu sefer topu ben sana atıyorum ve elimi taşın altından çekiyorum. Bakalım ne olacak?
NOT: Seni tabii ki hala seviyorum Küçük Mucizem ama nereye kadar artık bilemiyorum.
Cuma, Nisan 05, 2013
Hayata Yeniden Başlamak...
Sonunda bu gece beklenen gerçekleşti ve pimi çekilmiş duran bomba patlayıverdi. Bu aralar neredeyse tüm üzüntülerimin kaynağı sayılabilecek (üzüntü de değil aslında ama hayatımın odak noktası demek daha doğru olacak) Küçük Mucizem yine anlık da olsa kontrolümü kaybettirecek birşey yaptı. Ancak bu sefer her zamanki gibi paniğe kapılıp da böğüre böğüre ağlayacağıma kendime kızmaya başladım. Neden her seferinde bunu yapıyordum ki. Bu sürekli tekrarlanan bir durum. Küçük Mucizem'den önce de Candaş'ta aynı tepkileri verirdim. Hem de çok farklı olaylar karşısında. Birdenbire bunu kendime neden yapıyorum diye düşünmeye başlamıştım ki içinde kısılıp kaldığım kapan birdenbire daha da baskı yapmaya başladı. Berna çoktan uyumuş olmalıydı. Belki Başak uyanıktır ve beni sakinleştirebilir diye düşündüm. Aradım ve neyse ki uyanıktı. Panik halinde nereden başlayacağımı bilemeden bir süre sustum telefonda. Zaten ne olduğunu ben de çözememiştim. En sonunda sondan başlayıp genele doğru saymaya başladım. Başak her zamanki gibi sakince dinleyip, kelimelerini özenle seçerek bunun böyle sürmemesi gerektiğini söyledi. Aslında tuhaf bir şekilde bu sefer, sadece o an içinde bulunduğum anla ilgili değil de genel bir çıkış aradığım için sanırım, söyledikleri çok yerinde ve anlamlı geldi.
Uzun çok uzun süren bu konuşmayı aktaracak kadar kafamı toparlayamıyorum şu anda. Zaten bunu yapmam da gerekmiyor. Önemli olan sonuç burada. Sonuç mu?
Bu gece hayata yeniden başlıyorum ben. Artık odakta başka insanlar olmayacak. Bu kadar taviz, bu kadar hoşgörü sonucunda kendi hayatımda sürekli kenarda kalan, sağa sola itilen yine kendim oluyorum. Ben kendime bunu yaparsam başkalarının yaptıklarına söz söylemeye hakkım bile olmuyor. O yüzden ilk adım hayatımın merkezine kendimi koymak. Gelelim Küçük Mucizem'e. Belki her zaman hayatımın bir yerlerinde olacaksın ama artık odağında değilsin hayatım. Bu seni sevmediğim anlamına gelmiyor tabii. Ama bunun için de kendimi lime lime edip, sürekli seni düşünüp, keyfimi sana göre ayarlamayacağım. Zamanım olunca seninle ilgilenirim elbet ama bu aralar buna zaman bulabileceğimi sanmıyorum. Sen artık hayatımdaki küçük detaylardan sadece birisin Küçük Mucizem. Sen yine uzayda gezinmeye devam et ama artık ben dünyada durup da senin yeryüzüne dönmeni beklemeyeceğim. Çünkü belki de hiç dönmeyeceksin. Döneceksen de dönersin ve belki beni bulabilirsin farklı bir yerde de olsam.
Gelelim ikinci konuya. Bir kere uzun zamandır kendim için birşeyler yapmayı bıraktım. Bundan sonra kendim için yapacağım yapacaklarımı. Bu tabii ki bencillik anlamına gelmiyor. Nasıl oluyor da bencillik olmuyor? Şöyle ki; başkalarını mutlu edince, başkalarına yardım edince mutlu olacağım anlarda bunu yine yapacağım kendim de mutlu olabilmek için. Çünkü biliyorum ve görüyorum yıllardır dokunduğum hayatlar güzelleşiyor. Bunu görmek de beni mutlu ediyor. Bunun dışında en önemli sorunun başladığı nokta; kendimi mutlu edecek şeylerin ne olduğunu bulmak. Öyle çok zaman oldu ki bunu yapmayalı. Artık nelerle mutlu olduğumu bile hatırlamıyorum. Yavaş yavaş keşfedeceğim bunları da herhalde. Öncelikle kendime bakmakla başlayacağım. Son zamanlarda bunu bile yapmıyorum. Darmadağınık saçlar ve tuhaf kıyafetlerle dolaşıyorum. Sabahları, akşamdan hatta önceki gün sabahtan kalma makyajımın yayıldığı yüzüme bakınca irkiliyorum. Bunların hepsi ilk adımda yokediliyor ve aksayarak devam eden yürüyüşler bir düzene giriyor.
Kariyerimle ilgili yapmam gereken çok önemli şeyler var önümde. Tüm bu değişim rüzgarları, mutlu edecek yeni etkinlikler vs ile ilgilenirken önceliğin her zaman kariyerim için önemli olan bu şeylerde kalmasını sağlayacağım.
Spiritüel konularda da çok konuştuk. Ancak bunları kendime saklıyorum.
Çok mu zor ve karmaşık görünüyor önümdeki günler? Belki öyle, belki de değil. Ama bu sefer tüm bu adımları çok acele etmeden ama aynı zamanda da ertelemeden atacağım. Peki bu kadar çok şeyi yapacak zamanı nereden bulacağım? Tabii ki internette geçirdiğim süreyi kısıtlayarak. Zaten sıkıntının kaynağı da çoğu zaman bu süre ve bu süre içinde gerçekleşen olaylar. Onu azalttığım anda çözmem gereken sorunlar da azalacak.
Bir de yazmam gereken gerçek veda mektupları var burada defalarca yazmaya çalıştığım gibi. Bakalım onlara da bir zaman yaratılır elbette.
Başak'la konuşmamız devam ederken ara ara paniğe kapıldım "ben neler yaptım böyle bugüne kadar" diye, ara ara da keyfim yerine geldi ve çözüm yolunu yakaladığımı düşündüm. Gelgitler içinde devam eden konuşmanın sonlarına doğru gerçekten gevşemeye ve gerçek çıkış yolunu düşünmeye başladım. Şu anda herşey darmadağınık kafamın içinde. Ama öncelikle yapmam gerekenleri biliyorum en azından. Adım adım sakince koşmadan devam edeceğim. Bu sefer başaracağım. Ölen ölür kalan sağlar benimdir diyorum. Çünkü bu dönemde sürekli almaya, aşırı hoşgörü ve anlayışa alışmış olan kişiler yavaş yavaş yokolacaklar. Ama kimin umurunda. Hayatımdaki yüklerden kurtulup özgürleşeceğim ben artık. Kendim için yaşayacağım. Denemeden hangisinin daha iyi olduğunu bilemem ki. Yalnız konuşma bittikten sonra bir küçük hile yapıp Küçük Mucizem'e bir mesaj attım. Bence bir vedaydı ama okuduğunda bunu anlamayacak bile. Zaten neyi anlayıp neyi anlamadığı da artık beni ilgilendirmiyor. Gerçekten yorulmuştum artık ve tam zamanında bir karar aldım.
Herneyse. Yeni hayatımda yapmam gereken bir sürü şey var. O yüzden aslında çok da detaylı yazmak istediğim bu yazıyı şimdilik bu haliyle bırakıyorum.
Haaa hoşçakal Küçük Mucizem. Seni seviyorum ama hoşçakal.
Çarşamba, Şubat 27, 2013
Yeni Hayattan Merhaba
Biliyorum çok daha önce yazmam gerekiyordu belki. Çünkü çok özel zamanlardan geçiyordum. Ancak o kadar tuhaf bir yoğunluktu ki kendimi toparlayamadım bir türlü. Buraya geleli bir ayı geçti sanırım. Zaman yine tuhaf bir hıza ulaştı hayatımda. Çok güzel, çok heyecanlı zamanlar geçirdim. Çok büyük hayal kırıklıklarına da uğradım. Onu aylar sonra belki açıklayacağım. Artık bir evim, bir ev arkadaşım, bir işim, iş arkadaşlarım, değişik sorumluluklarım var. Bunların hepsi o kadar heyecan verici ve yeni ki. Her şey yeni hayatımda. Şehir, evim, insanlar… Sadece ben eskiyim bu yeni hayatta ve ilginç bir şekilde ben de yenileniyorum. Daha az takıntılı bir insan oldum. Biraz daha aldırmaz ve biraz daha sözünü sakınmaz. Seviyorum bu yeni Zeynep’i. Genelde çok neşeli. O dip noktaları çok nadir yaşıyor belki de gerçek sorunlarla karşılaştığından beri bunlara aldırmıyor.
Yeni hayatıma gelirken birçok alışkanlığımı da yanımda taşıyacağımı düşünüyordum ama bu noktada yanılmışım. Çok az bir kısmını taşımışım- ki iyi de etmişim. Dedim ya bu yeni Zeynep’i sevdim ben. Haftasonu bile sabahları erken uyanabilmek en yadırgadığım yeni özelliğim. Bir de bazı insanlara “hayır” diyebiliyorum. Garip ama gerçek.
İlk günlerimi, ilk dersimi, öğrencilerimi daha sonra detaylı bir şekilde anlatacağım. Ancak şimdi sayısı çok azalmış olan eski alışkanlıklarımdan birinden daha kurtulma zamanı geldi. Biliyorum daha önce de defalarca kendimden bu kadar emin, boyumdan büyük cümleler kurdum. Yine kuruyorum ama terk edeceğim eski alışkanlığım bu değil maalesef. Henüz o kadar köklü bir değişim yaşamadım.
Küçük Mucizem; seni buradaki hayatıma da almak büyük bir hataydı belki. Ama o ilk günlerin şaşkınlığında bir de senin yokluğunu hissedemeyecektim. Bu dönemde bana o kadar destek oldun ki yine. Tabii zaman zaman beni delirttiğin de oldu. En sonunda her şey yolunda derken yine büyük bir arıza çıkardın. Yine aynı şeyi söylüyorum. Çok yoruldum artık Küçük Mucizem. Seni sevmekten vazgeçmiş falan değilim ama artık bu durumu kaldıramıyorum. Şimdi anlamayacaksın “ne yaptım ki” diye. Muhtemelen kendini affettirecek sevimli bir şeyler yapacaksın (en azından ben öyle umut etmek istiyorum) aynı zamanda kuyruğunu dik tutarak. Senin her halini bilmek tuhaf bir durum. Ama bu sefer farklı olsun istiyorum. Defalarca kovdun beni, başından savdın, pişman oldun, yüzsüzlük yaptım ve sürekli yeniden yeniden başladık. Dedim ya bu sefer öyle olsun istemiyorum. “Diğerlerinden ne farklı” diyeceksin şimdi. Farkı var canım. Çünkü artık hayatıma girmek üzere olan bir adam var burada. Hayat çok kısa Küçük Mucizem. Daha fazla bekleyemeyeceğim. Şimdi onun için güzel bir isim bulmak lazım ki senin adının altında ezilmesin. Tuhaftır ki aklıma seninki kadar güzel bir isim gelmiyor. Buldum! “Güzel gülümseyen adam”. Nasıl? Evet sırf seni yaralasın diye verdim bu adı. Çünkü en az senin kadar güzel gülümsüyor. Güzel Gülümseyen Adam’da gerçek heyecanı görüyorum. En güzel yanı bunu saklamak için uğraşmıyor olması. Benimle konuşurken sağa sola çarpıyor, koridorlarda karşılaştığımızda selam verdiğimde kekeliyor, binanın öbür ucundan anlamsızca el sallıyor. En güzeli de tüm bunları yaparken o boncuk gözlerini gözerime dikiyor ve gülümsüyor. Çok güzel gülümsüyor. Bilirsin Küçük Mucizem gülümseme benim için çok önemlidir. Gerçekten çok güzel gülümsüyor. Anlatsam kendisini, seni tarif ettiğimi sanırsın ama neyse ki hali tavrı sana benzemiyor. Gerçi görünüşte de sana benzemiyor. Yalnız bazı fiziksel özellikleriniz yakın. Bilmiyorum merak ediyor musun ama anlatmayacağım. Bunu bilsen de bilmesen de artık çok bir önemi yok Küçük Mucizem. Sensiz ilk günler zor geçer dedim ama öyle bir yoğunluğun içine düştüm ki algılayamadım bile. Yavaş yavaş fark ediyorum ama Güzel Gülümseyen Adam her geçen gün biraz daha ilerleme kaydettiği için çok da sarsılmıyorum. Ben gidiyorum Küçük Mucizem. Bu sefer senin sözünü dinliyorum ve gidiyorum. Hoşça kal…
Yeni hayatıma gelirken birçok alışkanlığımı da yanımda taşıyacağımı düşünüyordum ama bu noktada yanılmışım. Çok az bir kısmını taşımışım- ki iyi de etmişim. Dedim ya bu yeni Zeynep’i sevdim ben. Haftasonu bile sabahları erken uyanabilmek en yadırgadığım yeni özelliğim. Bir de bazı insanlara “hayır” diyebiliyorum. Garip ama gerçek.
İlk günlerimi, ilk dersimi, öğrencilerimi daha sonra detaylı bir şekilde anlatacağım. Ancak şimdi sayısı çok azalmış olan eski alışkanlıklarımdan birinden daha kurtulma zamanı geldi. Biliyorum daha önce de defalarca kendimden bu kadar emin, boyumdan büyük cümleler kurdum. Yine kuruyorum ama terk edeceğim eski alışkanlığım bu değil maalesef. Henüz o kadar köklü bir değişim yaşamadım.
Küçük Mucizem; seni buradaki hayatıma da almak büyük bir hataydı belki. Ama o ilk günlerin şaşkınlığında bir de senin yokluğunu hissedemeyecektim. Bu dönemde bana o kadar destek oldun ki yine. Tabii zaman zaman beni delirttiğin de oldu. En sonunda her şey yolunda derken yine büyük bir arıza çıkardın. Yine aynı şeyi söylüyorum. Çok yoruldum artık Küçük Mucizem. Seni sevmekten vazgeçmiş falan değilim ama artık bu durumu kaldıramıyorum. Şimdi anlamayacaksın “ne yaptım ki” diye. Muhtemelen kendini affettirecek sevimli bir şeyler yapacaksın (en azından ben öyle umut etmek istiyorum) aynı zamanda kuyruğunu dik tutarak. Senin her halini bilmek tuhaf bir durum. Ama bu sefer farklı olsun istiyorum. Defalarca kovdun beni, başından savdın, pişman oldun, yüzsüzlük yaptım ve sürekli yeniden yeniden başladık. Dedim ya bu sefer öyle olsun istemiyorum. “Diğerlerinden ne farklı” diyeceksin şimdi. Farkı var canım. Çünkü artık hayatıma girmek üzere olan bir adam var burada. Hayat çok kısa Küçük Mucizem. Daha fazla bekleyemeyeceğim. Şimdi onun için güzel bir isim bulmak lazım ki senin adının altında ezilmesin. Tuhaftır ki aklıma seninki kadar güzel bir isim gelmiyor. Buldum! “Güzel gülümseyen adam”. Nasıl? Evet sırf seni yaralasın diye verdim bu adı. Çünkü en az senin kadar güzel gülümsüyor. Güzel Gülümseyen Adam’da gerçek heyecanı görüyorum. En güzel yanı bunu saklamak için uğraşmıyor olması. Benimle konuşurken sağa sola çarpıyor, koridorlarda karşılaştığımızda selam verdiğimde kekeliyor, binanın öbür ucundan anlamsızca el sallıyor. En güzeli de tüm bunları yaparken o boncuk gözlerini gözerime dikiyor ve gülümsüyor. Çok güzel gülümsüyor. Bilirsin Küçük Mucizem gülümseme benim için çok önemlidir. Gerçekten çok güzel gülümsüyor. Anlatsam kendisini, seni tarif ettiğimi sanırsın ama neyse ki hali tavrı sana benzemiyor. Gerçi görünüşte de sana benzemiyor. Yalnız bazı fiziksel özellikleriniz yakın. Bilmiyorum merak ediyor musun ama anlatmayacağım. Bunu bilsen de bilmesen de artık çok bir önemi yok Küçük Mucizem. Sensiz ilk günler zor geçer dedim ama öyle bir yoğunluğun içine düştüm ki algılayamadım bile. Yavaş yavaş fark ediyorum ama Güzel Gülümseyen Adam her geçen gün biraz daha ilerleme kaydettiği için çok da sarsılmıyorum. Ben gidiyorum Küçük Mucizem. Bu sefer senin sözünü dinliyorum ve gidiyorum. Hoşça kal…
Pazartesi, Ocak 21, 2013
Çok İsterdim Bu Akşam Umut Dolu Şeyler Yazmayı…
Çok isterdim bu akşam, bu evde, evimde, belki de son kez yazdığım yazının umut dolu olmasını. Hayallerimden bahsetmek isterdim mesela. Yeni yaşamımı düşündükçe nasıl heyecanlandığımı anlatmak isterdim. Öğrencilerimle ilgili hayallerimden bahsetmek isterdim. Evime almayı düşündüğüm kitaplıktan bahsetmek isterdim. Tanışacağım yeni insanların nasıl insanlar olmalarını dilediğimden bahsetmek isterdim. Hadi hiç olmadı, çok sevdiğim şehrimden, tüm aile, arkadaşlar ve dostlarımdan ayrılmanın içimde kopardığı fırtınadan bahsetmek isterdim. Belki bunca yenilik karşısında, arada kapıldığım korkudan da bahsetmek isterdim. Ama maalesef şu anda gözlerimden yaşlar boşanarak monitörü görmeye çalışırken yazmak istediğim tek şey Küçük Mucizem’e bir veda notu.
Küçük Mucizem;
Seni o kadar çok seviyorum ki. Bunu anlatmanın bir yolunu bilmiyorum ne yazık ki. Nasıl oldu, ne zaman bu hale geldi bilemiyorum. Gerçekten bir mucize gibi girdin hayatıma. Sen bilmezsin ama seni ilk gördüğüm anda, içinde bulunduğum o korkunç durumu çok kısa süreliğine de olsa unuttum. Hayatımın en büyük yanlışının içinde kıvranırken, bunun yanlış olduğunu defalarca kendime tekrarlayıp; her seferinde kendime aldırmazken, her şeyden vazgeçmişken girdin hayatıma. Gerçekten mucize gibiydin. O yüzden zaten adın bu. Küçük Mucizem. O büyük yanlıştan kurtulmaya çalışırken de destek olan arkadaşlarımdan sonraki tek dayanağım sen oldun. Belki de onun için bu kadar bağlandım sana. Adın çok afiliydi. “Küçük Mucizem” Seni her düşündüğümde yüzümde bir gülümseme beliriyordu ve tüm sorunlar yok oluyordu sanki. Hayatıma öyle güzellikler kattın ki hangisini anlatacağımı bilemiyorum. Hayatımdan eksilen çok önemli bir şeyi yeniden hayatıma soktun. Nasıl fark etmemişim şimdi düşününce anlayamıyorum.
Sen o kadar pozitif, o kadar neşeli, o kadar enerjik ve o kadar ışıl ışıldın ki. O kadar insandın ki. İnanamıyordum; seninle ilgili her keşfettiğim şeyde şaşkına dönüyordum. Senin için de böyleydi biliyorum. Her şey yolunda gidiyordu. Ama sonra birden her şey değişti. Neden oldu bilmiyorum. Belki benim yaptığım bir şeydendir ama düşünüyorum düşünüyorum bulamıyorum. Öyleyse de söyleseydin keşke. O gösterdiğin özen yokoldu birdenbire. O kibar, o düşünceli, o mütevazi adam yokoldu işte ve yerine huysuz, aksi, lafını sakınmayan, düşüncesiz bir adam geldi. İşin tuhaf yanı her seferinde de bir bahanen vardı. Bunların bahane olduğunu içten içe bilmeme rağmen hep haklı nedenlermiş gibi davrandım. Bir süre sonra sana bir şey söylemeden önce kızar mısın acaba diye düşünmeye başladım. Sohbetlerimizin tadı kaçtı sonra. İlerleyen zamanlarda ise kesilme noktasına geldi. Her seferinde alttan aldım. Yeri gelip de isyan ettiğimde nasıl olduysa hep bir şekilde beni geri döndürdün. Bu sefer tamam düzeldi derken yine aynı canavara dönüştün. Bilmem farkında mısın ama uzun zamandır saçma sapan bir sinir savaşının içindeyiz. Sesimi çıkarmadıkça, sana hak verdikçe daha da üzerime geldin. Ne zaman rest çektiysem de bu sefer sen alttan aldın. Defalarca sordum sana “neler oluyor?” “neyin var?” diye. Her seferinde bir bahanen vardı. Hatta bazen sorduğumda çok şaşırdın. O zamanlarda anladım ki yaptığının farkında bile değilsin. Belki fark eder toparlanırsın diye bekledim. Ben çok bekledim Küçük Mucizem. Hep bekledim. Beni tanıyan herkes çok şaşırdı. Hayatım boyunca hiçbir konuda göstermediğim sabrı sana karşı gösterdim ben. Ama artık çok yoruldum Küçük Mucizem. Az önce çaktırmadan vedalaştım seninle. Onu bile fark etmedin. Belki de ciddiye almadın bilmiyorum daha önce de defalarca deneyip de yapamadığım için. Ya da hiçbirini fark etmedin. Ama artık bunun bir önemi yok.
Her şeye rağmen, hayatıma kattığın yeni renkler, alışkanlıklar ve insanlar için sana çok teşekkür ediyorum. Birlikte geçirdiğimiz onca güzel zaman için teşekkür ederim. Zor zamanlarımda tuhaf bir şekilde de olsa yanımda olduğun için teşekkür ederim. En çok da o çözümsüzlüğün içinden çıkmak için debelenirken, bana farkında olmadan da olsa destek olduğun için teşekkür ederim. Biliyorum sen de yaptıklarım için bana minnettarsın. Çünkü nankör değilsin. Yine istesen, yine aynılarını gözümü kırpmadan yaparım senin için. Bu veda buna engel değil. Sadece istemen yeter. Evet belki çok üzgünüm, çok kırgınım ama kızamıyorum hala sana. Seni çok seviyorum. Ama çok yoruldum artık ve bu yükü taşıyamıyorum. Yeni hayatımda artık yeni “mucize”lere yer vermek istiyorum. Hiçbiri senin gibi olmayacak, hatta mucize bile olamayacaklar bunu da çok iyi biliyorum.
Hoşçakal Küçük Mucizem. Seni çok seviyorum…
Pazartesi, Ocak 07, 2013
Çocuk Gibiyim Bugünlerde
Mızmız bir çocuk gibiyim bugünlerde…
Hemen her şeyden alınabiliyorum. Ufacık bir bakış, o an cevaplanmayan bir mesaj bile dünyamı başıma yıkmaya yetiyor.
Tembel bir çocuk gibiyim bugünlerde…
Yapmam gereken yığınla iş varken kılımı kıpırdatmak bile zor geliyor. Bazen öylece oturup kalmak istiyorum saatlerce.
Oyunbozan bir çocuk gibiyim bugünlerde…
Sohbetin en güzel anında ne oluyorsa ya herkesin içini karartacak bir şey söylüyorum ya da olmadık bir şeyden hır çıkarıyorum.
Kıskanç bir çocuk gibiyim bugünlerde…
Birbirleriyle tanıştırdığım arkadaşlarım iyi anlaşmaya başladıklarında içerliyorum. Hayatımda ilk kez arkadaşlarımı birbirlerinden kıskanıyorum ve en çok da bunu hissetmek bana dokunuyor.
Bencil bir çocuk gibiyim bugünlerde…
Ben gittikten sonra buralarda hayatın olağan seyrinde akacağını düşününce üzülüyorum. Ben gittikten sonra onlar da yeniden başlasın istiyorum.
Oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibiyim…
Yaşarken bile doyamadığım şehrimden ayrılacağımı düşündüğümde, en sevdiği oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi tüm keyfim kaçıyor, her şey anlamını yitiriyor.
Korkak bir çocuk gibiyim bugünlerde…
Yeni başlayacağım hayatı düşününce, bazen birdenbire her şey gözümde büyüyor ve yapamamaktan korkuyorum. Tüm heyecanım yok oluyor.
Yaramaz bir çocuk gibiyim bugünlerde…
Nasıl olsa yakında yapamayacağım diye aklıma gelen ne kadar gereksiz, absürd şey varsa hepsini yapıyorum. Yaptıktan sonra da haylazca gülümsüyorum.
Heyecanlı bir çocuk gibiyim bugünlerde…
Yaklaşık bir hafta sonra yaşamaya başlayacağım yeni hayatımı düşündükçe çocuksu bir sevince kapılıyorum. Yapacaklarımı düşünüp eğleniyorum.
Sabırsız bir çocuk gibiyim bugünlerde…
Bazen de zaman çabuk geçsin istiyorum. Çabuk çabuk geçsin ve gitme vaktim gelsin. Bir an önce gidip yepyeni hayatıma başlayayım. Koşturayım, yorulayım ama sonuna kadar zevk alayım istiyorum.
Hayalperest bir çocuk gibiyim bugünlerde…
Daha evi tutmadan alacağım eşyaları düşünüyorum. Olmayan eşyalarımı olmayan evimde yerleştiriyorum. Sonra henüz tanışmadığım öğrencilerimle vakit geçiriyorum. Daha belirlenmemiş olan odamda masamın üzerine neler yerleştireceğimi ve nasıl bir masa lambası alacağımı hayal ediyorum.
Tüm bu çocuksu ruh halinin içinde, hayalperestliğim tavan yaptığında, Küçük Mucizem de devreye giriyor. O hayallerimi anlatırsam deli olduğumu düşünülebileceği için kendime saklıyorum.
İyi ki varsın ve iyi ki girdin hayatıma Küçük Mucizem. Böyle mucizeler yaratmaya devam et ne olur ve hiç yokolma. Çocuksu ruhunu da asla kaybetme. Biz iki çocuk sonsuza dek mutlu yaşayalım.
Ve içimdeki hayalperest çocuk galip gelip, içimdeki diğer çocukları susturur. Hayat seni seviyorum! Bir de Küçük Mucizem’i.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)