Pazar, Kasım 09, 2014

Umurumda Değilsin Oyunu-Ediz'e Mektup


Sana söylemek istediğim o kadar çok şey var ki aslında. Ama söylememe fırsat vermiyorsun. Sadece on dakika konuşmak istemiştim. Ama bunu yapmaktan bile çekiniyorsun. Bu da yeni oyunumuz herhalde. “Umurumda değilsin oyunu” mu bu? Yalnız sana bir sır vereyim mi? Bu oyunda gerçekten çok kötüsün.

Mutfakta bize birşeyler hazırlarken sessizce gelip mutfak masasına oturduğun anı arkam dönük olsa da farkediyorum. Ve peşinden Duman “senden daha güzel” demeye başladığında beni seyrederken şarkıya mırıldanarak eşlik ettiğini senden önce farkediyorum. Dolayısıyla sen farkedip de kendine geldiğinde ve anında şarkıyı değiştirdiğinde iş işten geçmiş oluyor.

Birlikte film seyrederken başımı omuzuna koyduğumda kalp atışlarındaki hızlanmayı hissediyorum ben; sen hiç aldırmadan filmi seyretmeye devam ediyor gibi görünsen de.

Otururken elimi elinin yanına getirdiğimde bile içinin nasıl titrediğini, ne yapacağını nasıl kestiremediğini, o yaşadığın kararsızlığı anlıyorum ben; sen öyle put gibi oturmaya çalışırken.

Sen öyle put gibi oturmaya çalışırken; pufa uzattığın ayaklarını nasıl oynattığını görüyorum ben. Heyecanlandığın zaman daha hızlı hareket etmeye başladığını görüyorum ayaklarının.

Bilgisayarında birşeyler yaparken yanına gelip de birşey sormak ya da göstermek için eğildiğimde, iyice sokulduğumda, bana farkettirmeden kokumu içine çekmek için ne kadar uğraştığını da farkediyorum.

Daha önce de söylemiştim ya nasıl durursan dur, gözlerin yalan söyleyemiyor diye. Ne kadar sert davranmaya çalışsan da, ne kadar ciddi durmaya çalışsan da görüyorum ben gözlerindeki ışığı.

Sözün kısası boşuna uğraşıyorsun. Yanımda uyurken irkilerek uyandığında beni görüp rahatladığını, ellerimi tutup uykuya yeniden daldığını da biliyorum. Sen belki umurunda değilmiş gibi yapamıyorsun ama sanırım ben çok güzel uyuyormuş gibi yapıyorum.

Sabahları panik içinde kalkıp gittiğinde de benim bağlanacağımdan korkuyormuşsun gibi bir tavır alıyorsun ya. En komiği de o oluyor. Çünkü biliyorum ki; bağlanmaya başladığını hissettiğin için paniğe kapılıyor ve bir an önce uzaklaşmak istiyorsun o saçma sapan suçluluk hissinle birlikte ve kapıdan çıkıp gidiyorsun.

Aslında belki de inandırıcılığa en çok yaklaştığın anlar böyle sabahlar oluyor. Çünkü arkandan kapıyı kapattığımda, yüzümü kapıya yaslayıp bir süre; belki birkaç saniye, belki birkaç dakika öylece durup düşünüyorum. Sonra gözlerin geliyor gözlerimin önüne. Yalan söyleyemeyen gözlerin. Rahatlıyorum gittikçe daha çok bağlanıyorsun diye.

Ama bilmiyorsun ki bu yaptıkların bir süredir beni yoruyor. Hem de çok yoruyor. Bağlandıkça uzaklaştığın için artık ihtiyacım olduğunda da yoksun yanımda. Ve ben artık karar verdim. Sana asla bağlanmayacağım. Yoluma devam edeceğim. Senin korkuların ve oyunların seninle birlikte beni de yıpratıyor. Bu durumda ben de sana ilk ve son oyunumu oynuyorum. Artık umurumda değilsin. Ne halin varsa gör. Ben yokum artık. Sen zaten yokmuş gibi yapıyordun. Ben gerçekten gidiyorum. Hoşçakal Ediz.

Yaşasın Saçmalamak! Yaşasın Hayat!


Sonunda evimde yazı yazma keyfini yaşayabileceğim. Kimbilir belki yıllardır kafamın içinde dönüp duran, olmadık zamanlarda zihnimi meşgul eden romanımı da yazarım. Birkaç ay önce yaşadığım elektrik ve dijital faciadan sonra neredeyse herşeyi yoluna koydum. Artık yeni bir bilgisayarım ve kendime ayırabildiğim bir sürü zaman var. Ancak yazma hevesim biryerlerde kaybolmuş sanki. Birazdan çıkıp gelir mi acaba. Gelir gelir, dayanamaz az sonra çıkar gelir.

Son zamanlarda üstüste biraz fazla sarsıldım sanırım. Ama olanları anlatacak değilim. Anlatıp anlatıp yeniden yaşamanın, tazelemenin hiç anlamı yok bence. Hayat işte. Bugün varsın, yarın? Kimse bilmiyor. Bundan sonra hırslara kapılmayacağım. Her anın tadını çıkaracağım. Çünkü daha ne kadar yaşayacağımı bilmiyorum. Ve artık acılarımdan, geçmişteki kötü günlerden, gelecekteki hayali mutlu günlerden beslenmeyeceğim.

Bugün İzmir'deki hayatımdan kaçıyorum. Zonguldak'tayım ruhen ve bedenen. Ender zamanlardan biri bunu başarabildiğim. Belki de şu "an"ı yaşama saçmalığındandır. Bunca yıllık alışkanlıkların bu kadar kısa zamanda yokolmasını başka türlü açıklayamıyorum. Ya da grip oluyor da olabilirim.

Zor bir günün ardından da böyle bir yol seçmiş olabilirim. Öyle bile olsa çok cesurca bir davranış bence. Hatta sadece romanımı bile düşünebilirim. Ya da son derece bohem bir yaşam tarzına sahip olabilirim. Zaten sanırım buraya göre bohem sayılabilir yaşadıklarım. Hımmmm aslında çok da kötü değil. Yalnızca şu çalışma olayı işi bozuyor sanırım. Burada bulunma nedenim. Gelmeden önce ve ilk zamanlarda düşündüğüm gibi belki de buraya geliş nedenim hayatım boyunca yarım bıraktığım işleri bitirmektir. Mesela doktora tezim, mesela romanım. Ya da yıllardır yapmayı ertelediğim şeyler olabilir. Gitar çalmak, dans etmek ya da Ebru yapmak. Şaka gibi biliyorum ama şimdi bunların hepsini yapıyorum roman ve tez dışında. Onun için de bilgisayar gerekiyordu. Belki roman için şart değildi ama tez için şarttı. Zaten ne zaman tez yazsam anlatımım bozuluyor diye yazı ya da roman yazmaya kalkışıyorum. Acaba bir yerlerde yanlışlık yapıyor olabilir miyim! Gerçi hangi yanlış, kime göre yanlış. Ben istersem herşeyi yapabilecek güçteyim. Bakalım bu sefer nereye kadar dayanacağım. Hem huzursuz ve mutsuz olmak için bir neden yok. Herşey yolunda. Kontrolüm altında olmayan şeylere kafa yormayacağım artık. Çok yıpranmışım çünkü. Sabrım kalmamış. Şu andan itibaren herşeyi akışına bırakıyorum. Ve hatta deli gibi de yazmaya başlıyorum. Bu gece saçmalama hakkımı kullanıyorum. Hem de sonuna kadar. Yaşasın saçmalamak! Yaşasın hayat!

Salı, Ekim 14, 2014

Yazmak ya da Yazamamak


Değişik bir sabah bu sabah. Yataktan çıkmayı istemediğim ve alarmı ertelemeyi bir oyun haline getirdiğim ender sabahlardan. Kalkmak istememek ya da mutsuzluktan değil. Biraz daha sıcak yatağın keyfini sürmek, uykuyla uyanıklık arasında geçen o kısa süreyi uzatmak için belki de. Nedenini bilmiyorum. Uykuyla uyanıklık arasındaki bu sürenin uzaması her zaman farklı düşüncelerin zihnime dolmasına neden olmuştur. Bu sabah da aynı şey oldu doğal olarak. Neler düşündüm, neler geçti aklımdan ve kimbilir nerelere gittim çok net hatırlamıyorum. Ancak şu anda daha net farkına varabildiğim bir durum söz konusu. Böyle sabahların ardından gün içinde zihnimi toparlamak ve herhangi bir konuya odaklanmak her zamankine kıyasla daha güç oluyor. Ancak bunu olumsuz bir durum olarak algılamıyorum acil yetiştirilecek bir işim yoksa. Çünkü hızına yetişemediğim zihinsel yolculuğum kısa sürede beynime baskı yaparak beni birşeyler yazmak için zorluyor. Böyle zamanlarda bir de tetikleyiciler oluyor yazmam için. Herhangi bir konuda söylenmiş güzel bir söz, insanı düşüncelere sürükleyen bir yazı ya da beni tamamen bambaşka bir mekana, bambaşka bir zaman dilimine götüren bir şarkı. Hemen peşinden gittikçe hızlanan düşünceler ardı ardına sıralanan, bazen de birbiriyle alakasız.

Bu sabah tüm bu şartlar sağlandı. Düşüncelerim her zamankinden bile hızlı. Yüzümde o anlamsız ifade. "Buradan çok uzaklardayım şu anda, boşuna bana ulaşmak için uğraşmayın." Önüme gelen işleri baştan savma bir şekilde hızla halletme çabası. Bir an önce yazabilmek için. Sohbet havasından uzak olduğumu hissettiren yapay gülümsemeler ve kısa cümleler. Artık yazmaya hazırım. Aslında bu halimden memnun olmamam gerekiyor ama yine de garip bir şekilde bu halimi seviyorum. Belki de kimsenin bilmediği hatta sezemediği çok özel bir kaçışa hazırlık.

KAÇIŞ. Çocukluğumdan beri hep çok cazip gelmiştir kaçmak. Birden yok olmak. Küçükken ara ara saklanmanın dışında, anneanneme kızıp pembe tüylü ev terliklerimle kendimi sokaklara atıp kaçtığımı bilirim. Nereye? Annemin iş yerine. Her çalışan annenin her çocuğu gibi bitmek bilmez anne özlemiyle baş etmek.

ANNE. Ahhh şimdi nasıl da özlüyorum seni. Çocukken ayrı kaldığımız o saatlerin geçmesi ne zordu. Şimdi yıllardır ayrıyız. Ve işin kötü tarafı bir daha görebilecek miyiz birbirimizi ve ne zaman görebileceğiz büyük bir soru işaretiyken.

SORU İŞARETLERİ. Evet hiçbir zaman hayatımdan yok olmayan ve yok olmasını isteyip istemediğimden asla emin olamadığım soru işaretlerim. Bazen doğruları bulmamı sağlayan soru işaretlerim. Bazen de yaptığım yanlışları yüzüme vuran soru işaretlerim. En tehlikelisi de çok doğru gibi görünen birşey yaparken kafamın bir yerinde yaramaz çocuklar gibi oradan oraya koşuşturup beynimin çeperlerine çarpan soru işaretlerim. Soru işaretlerimle birlikte gittikçe artan kararsızlıklarım.

KARARSIZLIK. Kariyerimde yıllarca yerimde saymamın belki de tek nedeni kararsızlığım. Yıllarca birşey yapmadan durmak. Sürekli biriktirmek içinde; özlemlerini, yapmak istediklerini, yapmamak istediklerini...

ÖZLEM. Çocukluğumdan beri yakamı bırakmayan tek duygu. Mutluluklar, üzüntüler, yalnızlıklar, kalabalıklar, acılar, kaygılar, neşeler, kıskançlıklar... Hepsi zaman zaman hayatıma girip girip çıktılar ama özlem hiç terketmedi beni. Her zaman birşeyleri, birilerini özlemek zorunda kaldım. Her zaman ikili bir hayat sürdüm. Hiç bir zaman tek bir hayatım, tek bir evim olmadı benim. Olamadı.

İKİLİ HAYAT. Önceleri anneannemin evi ve bizim evimiz. Mutlu zamanlarmış aslında. En azından aynı şehirdeydi. Sonrası dokuz- on yıl süren farklı şehirlerde süren iki farklı hayat. Zaman zaman üçe, dörde çıkan şehir sayısı hayatımda. Nerede yaşadığımı, nereye ait olduğumu çok da düşünmeden ana üsse bağlı süren hayatım, hayatlarım! Şimdi ise iyice paramparça olmuş hayatım. Parça parça şehirlere ayrılmış, birleştirince bir bütünü oluşturamayan hayatlarım.

ŞEHİRLER. Her zaman yenilerini keşfederken çocuksu bir coşku hissettiğim ve biraz tanıyınca da hep özlediğim canım şehrim.

İZMİR. Her dönüşümün bana bayramlar yaşattığı şehir. Özleminden kavrulduktan sonra kavuştuğumda; trafik tıkandı şehri doya doya içime çekeceğim, gözlerime hapsedeceğim diye sevindiğim; sevdikçe, özledikçe ayrı kaldığım şehrim. Evim.

EVİM. Sahi evim neresi benim?

Pazar, Temmuz 06, 2014

Yazılmamış Mektuplar, Söylenememiş Sözler, Berna'ya

Sevgili Berna;

Daha nasıl başlayacağımı bile bilmiyorum satırlarıma. Bugün doğum günün ve ben kuru bir kutlama mesajıyla geçmek istemedim. Her ne kadar dün gece konuşmuş olsak da biraz daha içimdekileri dökmek istedim.

Bu sene eylül ayında yirminci yılımızı dolduruyoruz. Yirmi yıl boyunca dönem dönem farklı şehirlerde kaldık, hatta farklı ülkelerdeydik ara ara. Son zamanlarda uzak yerlere giden ben oldum ama biliyorum ki biz hiç uzaklaşmadık aslında. Her gidişimde ya da gidişinde en ufak bir endişeye bile kapılmadım, aklımdan bile geçirmedim kopabileceğimizi. Yıllar bize insanlara fazla güvenmemeyi öğretirken biz daha da fazla güvendik birbirimize.

Son görüşmemizde dedin ya "kız kardeşim olsa bu kadar yakın olurdu herhalde" diye. Hiç düşünmemiştim ama evet bir kız kardeşim olsaydı ancak bu kadar yakın olabilirdim ona da. Aslında iyi ki de olmamış ki sen girmişsin hayatıma. Hayatımdaki en dengeli insan, bana denge bulaştırıyorsun. Ancak bu kadar oluyor. O sakin ve dengeli fikirlerin her zaman beni dinginleştiriyor ve o ani panik anlarımda huzur buluyorum. Biliyorum ki ne kadar uzakta da olsak bir telefon kadar yakınsın. O cıvıltılı o enerji dolu sesini duymadığım günler birşeyler hep eksik kalıyor. Böyle olacağını bilseydim herhalde okulda Yapı derslerini ayrı bir severdim.

Bugün doğum günün ve ben bugünü senden bu kadar uzakta kendi çapımda kutluyorum. Her önüme gelene senin doğumgünün olduğunu söyledim. Yeni yaşın sana sağlık, mutluluk, güzel insanlar, yeni aşklar getirsin. Seni çok seviyorum canım arkadaşım.

NOT: Daha söylemek istediğim çok şey var ama biraz daha yazarsam ağlarken nefesim kesilecek :)) Öyle aramak istemedim seni.

NOT2: Her ne kadar izin hakkım olmasa da bu sonbaharda bir yolunu bulup o düşündüğümüz kutlama tatilini yapmalıyız :)

Cumartesi, Haziran 28, 2014

Mutluluk ve Miskinlik Öldürür!!

Aslında başlangıçta bu cumartesi sabahının da diğer cumartesi sabahlarından pek bir farkı yoktu. İlk saatler yatakta uyumaya ve hiçbir şey düşünmemeye çalışarak geçti. Yine çok uzun sürmedi ve pes edip kalktığımda biraz daha geçti diğer cumartesi sabahlarına göre. On buçuk. Önce kahvaltı için ne yapsam kararsızlığını yaşarken çayı demledim ve sabah alışverişine çıktım. Dönüşte yönetimdeki Salih beyle uzunca bir sohbete daldık. İnsanın kendini sevmesi ve işini iyi yapması üzerine. Sürekli aynı konuları konuşuyor ve aynı örnekleri veriyor diye aklımdan geçirdiysem de yine de o kadar keyifliydi ki kalkamadım hemen. Eve gelip cumartesi klasiği olma yolunda hızla ilerleyen börekten yaptım yine kendime. Balkonda güzel bir masa hazırlayıp, seyrettiğim ender dizilerden birinin kaçırdığım bölümlerinden birini açtım ve masaya kuruldum. Herşey gayet yolundaydı. Pamuk sevgilimi düşünmemeye çalışıyordum. Tüm hafta sinir bozukluğu yüzünden uykusuz kalmış ve perişan bir halde haftayı tamamlamıştım. Haftasonumun da öyle geçmesini istemiyordum. Kahvaltı sonrası keyfim sona erdiğinde yine pineklemek mi evi mi derleyip toparlamak konusunda kararsızlık yaşayıp ikisini birden yapmaya çalıştım. Böyle ne kadar debelendiğimi hatırlamıyorum ama sonunda işyerimdeki arkadaşlarımla iş dışında da takılmak için açtığım facebook hesabımın başında buldum kendimi. Başlangıçta özel hayatımı görmelerini, geçmişte yaptıklarımı görmelerini istemediğim içindi bu hesap. Ama bu sefer asıl hesabımdan kaçıyordum. Öyle daralmışım ki sevgilimin alınganlıklarından hiçbir şey paylaşamaz olmuşum. Herşeyi yazmadan önce defalarca düşünürken buluyorum kendimi alınır mı, üzülür mü diye. Tadı kaçıyor herşeyin yavaş yavaş. Saklamak korumak için yenisini açtığım profile koşarak gidiyorum resmen rahatlayabilmek için. Bunu algıladığımda bir süre ne düşüneceğimi bilemedim. Hala da karar vermiş değilim. Galiba İzmir'deki hayatımdan kopmadıkça buraya ait olamayacağım. Aidiyet hissi olmadan yaşamak kadar zor birşey var mı bilemiyorum. Belki de evi otel gibi kullanmam, çok sevmeme rağmen bir türlü ev havasına büründürememem hep bu yüzden. Geçen hafta içi gittiğim iş arkadaşlarımdan birinin evine verdiğim tepkiyi anımsadım. "Ne kadar güzel. Gerçek bir ev gibi" Aslında ne kadar acıydı böyle bir tepki vermek. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım ev gibi olmuyor. Suçu evde halı olmamasına atıyorum. Halıyı almayan ama tost makinesinden mutfak robotuna kadar alan kim acaba!

Tüm bunları algılamam yetmedi bu sefer de kendimi sorgulamaya ve burada geçen yaklaşık altı ayın değerlendirmesini yapmaya başladım. Ne olmuştu hani edineceğim yeni hobilere, ne olmuştu başlayacağım spor salonuna (gerçi ona başladım ama sağlık sorunlarından ara verdim. Ancak sonra yeniden başlamadım), ne olmuştu vereceğim kilolara, ne olmuştu kendime yapacağım bakımlara, yemeklere vs. Liste uzadıkça uzuyor. Çok mu fazla beklentiyle gelmiştim yoksa çok mu çabuk pes etmiştim. Nerede taslağı hazır sayılabilecek romanım? Tek bir satır bile yazamaz hale geldim. Yazamamak neyse de okumadan uyuyamayan Zeynep'in altı ay boyunca sadece iki kitap okumasına ne demeliydi acaba. Bu suçlamalar uzayıp gitti.

Tüm bu can sıkıcı düşüncelerin sonunda temel nedeni buldum. Mutluydum ben. Aşıktım ben. Böyle olunca da hayata dair hiçbir şeye aldırmaz olup keyfini sürdüm sanırım. Mutluyken yazamıyorum. Buna sevinmeli miyim yoksa üzülmeli miyim bilemiyorum ama kesin olan birşey var ki o da şu anda mutsuz olmam. İnsanın sevdiği kişinin yavaş yavaş uzaklaştığını hissetmesi kadar berbat bir duygu yok benim için şimdilerde. Karar verdim. Eğer hersey yeniden yoluna girerse o mutlu ama aldırmaz boş insana dönüşmeyeceğim. Yapmayı planladığım herşeyi yapacağım. Miskinliğe kapılmayacağım.Böyle bir lüksüm yok artık benim. Sıkı dur hayat ben yeniden geliyorum! Pamuk sevgilim sen de gel ama. Seni seviyorum :)

Cuma, Mayıs 02, 2014

İsimsiz Adama Mektup


Sana bir mektup yazmak istedim. Okuduğunda senin bile sana yazdığımı anlayamayacağın ve mektubun yazıldığı kişinin yerinde olmayı isteyeceğin. Belki de sana verdiğim değeri anlayamadığın için senden bunun acısını mı çıkarmak istiyorum. Bilemiyorum. Ama artık bilmeni istediğim, daha fazla içimde tutamayacağım şeyler var.

Biliyor musun seninle tanıştıktan sonra hayatımda ilk kez "keşke daha yaşlı olsaydım" dedim. Benim yaşımda olan hiçbir kadın bunu söylemez. Hatta içinden bile geçirmez.

Seninle tanışıp da senden etkilenmeye başladıktan sonra hayatımda ilk kez "keşke daha uzun olsaydım" dedim. Bu bir derece anlaşılabilir birşeydi belki ama ya hayatı boyunca hiçbir zaman parada, güçte ya da ünde gözü olmayan benim "keşke çok param olsaydı, keşke işimde çok başarılı ve ünlü olsaydım" dedim. Bu ne demek sen biliyor musun? 36 yıl boyunca inandığın tüm değerleri reddetmek demek. Herşeyin alt üst olması demek (yaşımı küçültmüyorum. Tanıştığımız zamanlarda hemen hemen 36 olmuştum).

Hayatımda ilk kez ben "neden daha güzel değilim ben" diye aynanın karşısına oturup hüngür hüngür ağladım.

Hayatımda ilk kez bir sürü şey oldu. Dünyanın neredeyse en alıngan insanı olan ben seninle tanıştıktan sonra en azından sana karşı alınganlıklarımı önce önemsememeye sonra da alınmamaya başladım. Bunu çok iyi becerememiş olabilirim. Yoksa şimdi bu satırları sana yazıyor olmazdım. Yine de büyük değişimler yaşadım seninle tanıştıktan sonra. Hiçbirinden şikayetçi değilim aslına bakarsan. Belki daha güzel değilim ama şimdi iş konusunda daha başarılıyım. Daha kolay iletişim kuruyorum insanlarla; seninle bağlantı kurabilmek için o kadar çok kişiyle iletişim kurmak zorunda kaldım ki artık alıştım.

Her zaman dürüsttün bana karşı biliyorum. Ama bir kez yalan söyledin sanırım. Bana demiştin ki "Gönül bağı diye birşey var. İnsanlar birbirlerini sevdikten sonra aradaki mesafeler önemli değildir" Madem öyleydi biz neden koptuk şimdi?

Geçen gün doğum günündü. Hiçbir şey yapmadan öylece geçirdim tüm günü. Öyle anlamlı bir gündü ki daha da anlamlandırmaya gerek görmedim. Bilmem eksikliğimi hissettin mi?

Bunları neden yazdım bilmiyorum. Mutsuz muyum? Hayır. Aksine mutluyum. "Pamuk Sevgilim" var hayatımda. Yeni bir işim ve alışmayı başardığım yeni bir hayatım var. Yepyeni ve şimdiden geniş sayılabilecek bir çevrem var bu şehirde. Yeni alışkanlıklarım, yenmeye başladığım korkularım var. Yalnız arada bir boğazıma gelip bir yumruk gibi yerleşen, nefes almamı güçleştiren tuhaf bir şey var. Senin yokluğun sanırım bu. Arada farkına vardığım ve kısa sürede kurtulmayı başardığım. Ama artık o da olsun istemiyorum. Belki de bu mektubu o yüzden yazıyorum.

Okusan bile bunu senin için yazdığımı bilemeyeceksin. Belki okurken keşke ben olsaydım diyeceksin. Adını hiç anmıyorum ve de anmayacağım. Yalnız ilk defa hissettirdiklerini de hiçbir zaman hayatımdan atamayacağım. Varsın olsun. Yeter ki şu boğazıma yerleşen yumruk hissinden kurtulayım; bana yeter.




Pazartesi, Nisan 07, 2014

Zaman Yolculuğu

Zaman yolculuğunda gibiyim son günlerde. Biliyorum bir daha Candaş'tan bahsetmeyecektim. Öyle tuhaf günler yaşıyorum ki son zamanlarda öyle tuhaf tesadüfler geliyor ki başıma kendimi alamıyorum Candaş'ı düşünmekten. Candaş'ım, canımın yarısı, benim eksik parçam, ruh eşim... Berna nasıl da kızardı "Ruh eşim ama o benim" dediğimde.

Bu sabah uyandığımda telefonumu ve internetimi kontrol edip de mesaj gelmediğini gördüğümde birden aklıma geldi ve gözlerimden yaşlar akmaya başladı. "Doğrusu harika bir hafta başlangıcı" diye geçirdim içimden. Zamanla haklı olduğumu görmek kadar beni üzen bir şey yok bugünlerde. Haklıymışım işte. Ayrıldıktan sonra diyordum ki "Bir daha asla öyle birini bulamayacağım. Beni o kadar anlayan başka bir insan yok bu dünyada." Yine haklı çıktım. Ruh eşimdi benim o. Ne Küçük Mucizem ne de şimdiki sevgilim (hala kendisine bir isim bulamadım sanırım)... Neyse neden böyle karşılaştırmalara giriyorum ki anlamsız yere.

Katiller suç mahallerine dönerlermiş ya hep ben de sana dönüyorum Candaş. Öyle çok şey öğrenmişim ki senden. Yaşarken de farkındaydım ama eksikliğini hissettikçe burnumun direği sızlıyor desem yeridir. Senin kadar yoğun iş temposu olan bir insan görmedim ben. Senin kadar kritik bir noktada çalışan birini tanımadım ben. Ama biliyorsun en çok o toplantılara girerken haber vermeni, toplantıda gizli gizli mesaj göndermeni, toplantı biter bitmez yeniden o harika umut dolu cümlelerini sıralamanı sevdim senin. En çok da onları özledim. Uyuyamadığım gecelerde ertesi günkü o önemli işlerini hiçe sayıp uyumam için uğraşıp, benim için dua etmeni özledim. Hiç görüşemezdik ama hep yanımda olduğunu hissettirmeni özledim. Öyle yalnızım ki!

Biliyor musun memleketine yakın bir yere taşındım ben. İşin tuhaf yanı burada sana çok benzeyen bir iş arkadaşım var. Emekliliğinden sonrası için yaptığımız planları hatırlıyorsun değil mi? İşte benzerin emekli olmak üzere. Bir de oğlu var. Herşey seninle planladığımız yedi yıl sonrası gibi. Ne zaman karşılaşsak içim ürperiyor. Oturup oğlundan bahsediyoruz. Siyasi görüşü de sana benziyor, düşünce yapısı da. Öyle sen ki! Lanet olsun. İşte bu yüzden zaman yolculuğunda gibiyim. Yedi yıl sonraya ulaştım. Ama sen dublörünü yollamışsın. Bunları okuyor musun bilmiyorum ama okuyorsan üzülme. Kendim ettim kendim buldum. Belki de kulak asmamalıydım, belki de seni zorlamalıydım. Herneyse işte. Şimdi buradayım. Dublörün ve yalnızlığım... Sevgiden, şefkatten uzakta, bu ücra şehirde tek başıma.

Perşembe, Mart 13, 2014

Dolu Yağdı mı Gerçekten?

Dışarıda dolu yağıyordu ve ben pencerenin önünde, sırtı pencereye dönük sandalyede, dizlerimin üzerinde oturmuş dışarıyı seyrediyordum. Gökyüzünden tuhaf bir ışık yüzüme vururken, benim gözlerim karşımda resmen yeşil bir duvar oluşturan alandaki ağaçların dalları arasında şuursuzca geziniyordu. Bilgisayardan Ajda Pekkan'ın "atlı karınca dönüyor dönüyor dönüyor" diyen sesi hayal meyal kulağıma geliyordu.

Dışarıda dolu yağıyordu ve ben dışarıyı seyrediyordum. Önce oda arkadaşım yokoldu, sonra o yeşil duvarın üst kısmından geçen yol yokoldu. Az önce giden kargo aracı geri geldi ve sonra yokoldu. Bilgisayardan gelen müziğin sesi gittikçe azaldı ve sonunda müzik belli belirsiz bir hal aldı. Ne çaldığını duyamıyorum ama umurumda da değil. Sadece ağaçlar, ağaçların yeni yeni yeşermeye başlayan dalları ve gökyüzünden düşen minik buz topları var şimdi. Yüzüme vuran ışığı hissediyorum. Sanki güneş herşeye rağmen hala varlığını kanıtlamak istercesine ışıldamaya bana mesaj vermeye çalışıyor. Ancak benim gözlerim sadece dalları, yeni yeşeren yaprakları, kadife dokulu kara yosunlarıyla kaplı ağaç gövdelerini ve gittikçe büyüyen buz toplarını görüyor. "Buz bunlar. Buz topları. Neden seyrederken üşümüyorum da anlamsız bir şekilde içime bir sıcaklık yayılıyor?" Cevap geliyor ardından. "Çünkü senin bu sıcaklığa ihtiyacın var. Çok üşüdün yıllar boyunca. Artık ısınma zamanın geldi" "Ben üşümüyorum ki. Hem ellerim sıcacık. Ama neden gözlerimi dışarıdan ayırıp da ellerime bakamıyorum?" "Çünkü çok üşüdün. Çözülmeden önce hep böyle olur" "Ben üşümüyorum işte! Yeter artık. Dolu ne zaman duracak? Ağaçların çiçekleri döküldü hep!" "Eğer çiçek açmış bir ağaçsan; her an dolunun yağma olasılığı olduğunu bilmelisin. Bu sene çiçeklerinin en çok olduğu zamanda dolu yağıp hepsini senden ayırsa da, seneye yine çiçeklerinin açacağını da bilmelisin." "Dizlerim uyuştu artık, dursun dolu. Hem üşümüyorum ben." "Peki. Bu sefer şimdilik bu kadar. Artık ısınmaya başladın nasıl olsa." Birdenbire dolu yağmura dönüşüyor ve yağmur yavaş yavaş diniyor. Gözlerimi kırpıştırıyorum. "Ne tuhaf bir ışık bu böyle." Kafamı çevirip "Biliyor musun "Arap Saçı" en sevdiğim şarkılardan biridir" diyorum. Uzun süren sessizliğin ardından birdenbire böyle birşey söyleyince oda arkadaşım irkilip yüzüme bakıyor. İçimden "Sahi ben ne zaman masama geçtim?" diye düşünüyorum ve anlamsızca yüzüme bakan oda arkadaşımın arkasında kalan pencereye gözüm takılıyor. Yeşermekte olan dallara vuran güneş ışığı gözlerimi alıyor. Müzik yine değişmiş "Aşk Eski Bir Yalan" diyor Kamuran Akkor...

Salı, Şubat 25, 2014

Farkındalık

Sürekli algılarımın açık olduğunu ve olan bitenin dışında olmadığımı, hayatın tam da göbeğinde olduğumu düşündüğüm bir anda sarsıldım bugün maillerimi kontrol ederken. Buraya geleli ne kadar zaman olduğunu düşündüm önce. İki aya yakın bir zaman olmasına rağmen "alışabildin mi" sorularına nasıl cevap vereceğimi bilemiyorum. Çünkü cevabı bilemiyorum. İşin açıkçası bu tür konuları düşünmüyorum bile. Evime alıştım mı? Alışmışımdır herhalde. Sadece yatağıma alıştığımı biliyorum çünkü artık geceleri kesintisiz bir şekilde uyuyabiliyorum; hem de hemen hemen yatar yatmaz uykuya dalıyorum. Kabus görmüyorum bu iyiye işaret. Ama rüya da görmüyorum. Ölü gibiyim uyurken sanki. Dünya duruyor. Ne rüya, ne kabus, ne de gürültü... Hiçbiri yok. Yalnız düşecek gibi olursam uyanıyorum. Bunlar iyiye mi işaret bilemiyorum. Duygularımı mı körelttim bilemiyorum.

Uzunca bir zaman sonra ilk kez bu haftasonu Ankara'da kendi kendime oradan oraya giderken farkına vardım ki artık hiçbir yeri benimsemiyorum. Sürekli yeni bir çevrede yaşıyorum. Etrafı seyretmek hayatımın olağan bir ritüeli. Tanıdık bir yerler ya da tanıdık kişiler görmek yok. Onları görmenin umudu da yok. Artık yeni yerler keşfetmenin heyecanı da yok üstelik. Hiçbir yere ait değilim. Öylece savrulup gidiyorum.

İşyerimde yaptığım anlamsız çizimden sıkılıp da maillerimi kontrol etmeye başladığımda da birşey düşünmüyordum. Kızlardan gelen mailleri okudum. Birisi doğum gününe davet ediyor. Ki sabah da uzunca bir konuşma yapmıştık kendisiyle. O konuşma da okuldan ne kadar uzaklaşmış olduğumu gösterdi bana ama üzerinde fazla durmadım tabii. Birisi her zamanki gibi resmi sayılabilecek bir dille geleceğini bildirmiş. Bir diğeri her zamanki gibi esprili bir cevap vermiş. Arada kendi verdiğim cevaba gözüm takıldı. Gidemiyordum. Yol daha kısa sürseydi belki. Karşılığında çeşitli avuntu sözleri... İzmir'de olsam mutlaka giderdim. Ama farkına varamadığım şey bunun kaçırdığım tek doğum günü olmadığıydı. Geçen gün doğum yapan arkadaşımı da telefonla kutladım. İzmir'de olsam doğuma bile giderdim. Kimbilir bebek ne kadarlık olacak ilk gördüğümde. Kimbilir kaç doğumgünü, kaç bayram, kaç toplantı, kaç gezi kaçıracağım. Orada hayat dolu dizgin devam ederken, ben hep farklı bir yerde olacağım. Arkadaşlarım evlenecekler. Belki çocukları olacak. Zamanla kayıplar da olacak. Ama ben hep uzaktan izleyeceğim onları. Artık buradayım ve bunu algılamam gerekiyor. Yeğenim için uzaklardaki halayım, bazı tatillerde görüşülen, büyürken yanında olmayan. Peki ya babam! Yine de tüm bunlara rağmen "değer miydi?" diye düşünmüyorum. Çünkü biliyorum ki olması gereken buydu. Nasıl olduğuna karar veremediğim bir hayatım var artık. Şimdilik mutluyum galiba. Ya da bunları düşünmediğim için mi mutluyum bilemiyorum.

İzmir'de kaçırdığım onca şeyin yerine buralarda birşeyler koymak lazım. Buradaki içe kapanıklığa, kasvete ve olumsuzluğa asla yenilmeyeceğim ve İzmir'de nasıl yaşıyorsam burada da öyle yaşayacağım mümkün olduğu kadar. Dünya umurumda değil. Ben artık tek başımayım ve daha özgürüm burada. Yapmayı isteyip de yapamadığım herşey için artık şansım ve imkanım var.

Sonunda farkındaliğıma kavuştum mu yoksa yapacaklarımla üstünü mü örttüm anlayamadım ama daha iyiyim, daha umutluyum :)