Aslında başlangıçta bu cumartesi sabahının da diğer cumartesi sabahlarından pek bir farkı yoktu. İlk saatler yatakta uyumaya ve hiçbir şey düşünmemeye çalışarak geçti. Yine çok uzun sürmedi ve pes edip kalktığımda biraz daha geçti diğer cumartesi sabahlarına göre. On buçuk. Önce kahvaltı için ne yapsam kararsızlığını yaşarken çayı demledim ve sabah alışverişine çıktım. Dönüşte yönetimdeki Salih beyle uzunca bir sohbete daldık. İnsanın kendini sevmesi ve işini iyi yapması üzerine. Sürekli aynı konuları konuşuyor ve aynı örnekleri veriyor diye aklımdan geçirdiysem de yine de o kadar keyifliydi ki kalkamadım hemen. Eve gelip cumartesi klasiği olma yolunda hızla ilerleyen börekten yaptım yine kendime. Balkonda güzel bir masa hazırlayıp, seyrettiğim ender dizilerden birinin kaçırdığım bölümlerinden birini açtım ve masaya kuruldum. Herşey gayet yolundaydı. Pamuk sevgilimi düşünmemeye çalışıyordum. Tüm hafta sinir bozukluğu yüzünden uykusuz kalmış ve perişan bir halde haftayı tamamlamıştım. Haftasonumun da öyle geçmesini istemiyordum. Kahvaltı sonrası keyfim sona erdiğinde yine pineklemek mi evi mi derleyip toparlamak konusunda kararsızlık yaşayıp ikisini birden yapmaya çalıştım. Böyle ne kadar debelendiğimi hatırlamıyorum ama sonunda işyerimdeki arkadaşlarımla iş dışında da takılmak için açtığım facebook hesabımın başında buldum kendimi. Başlangıçta özel hayatımı görmelerini, geçmişte yaptıklarımı görmelerini istemediğim içindi bu hesap. Ama bu sefer asıl hesabımdan kaçıyordum. Öyle daralmışım ki sevgilimin alınganlıklarından hiçbir şey paylaşamaz olmuşum. Herşeyi yazmadan önce defalarca düşünürken buluyorum kendimi alınır mı, üzülür mü diye. Tadı kaçıyor herşeyin yavaş yavaş. Saklamak korumak için yenisini açtığım profile koşarak gidiyorum resmen rahatlayabilmek için. Bunu algıladığımda bir süre ne düşüneceğimi bilemedim. Hala da karar vermiş değilim. Galiba İzmir'deki hayatımdan kopmadıkça buraya ait olamayacağım. Aidiyet hissi olmadan yaşamak kadar zor birşey var mı bilemiyorum. Belki de evi otel gibi kullanmam, çok sevmeme rağmen bir türlü ev havasına büründürememem hep bu yüzden. Geçen hafta içi gittiğim iş arkadaşlarımdan birinin evine verdiğim tepkiyi anımsadım. "Ne kadar güzel. Gerçek bir ev gibi" Aslında ne kadar acıydı böyle bir tepki vermek. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım ev gibi olmuyor. Suçu evde halı olmamasına atıyorum. Halıyı almayan ama tost makinesinden mutfak robotuna kadar alan kim acaba!
Tüm bunları algılamam yetmedi bu sefer de kendimi sorgulamaya ve burada geçen yaklaşık altı ayın değerlendirmesini yapmaya başladım. Ne olmuştu hani edineceğim yeni hobilere, ne olmuştu başlayacağım spor salonuna (gerçi ona başladım ama sağlık sorunlarından ara verdim. Ancak sonra yeniden başlamadım), ne olmuştu vereceğim kilolara, ne olmuştu kendime yapacağım bakımlara, yemeklere vs. Liste uzadıkça uzuyor. Çok mu fazla beklentiyle gelmiştim yoksa çok mu çabuk pes etmiştim. Nerede taslağı hazır sayılabilecek romanım? Tek bir satır bile yazamaz hale geldim. Yazamamak neyse de okumadan uyuyamayan Zeynep'in altı ay boyunca sadece iki kitap okumasına ne demeliydi acaba. Bu suçlamalar uzayıp gitti.
Tüm bu can sıkıcı düşüncelerin sonunda temel nedeni buldum. Mutluydum ben. Aşıktım ben. Böyle olunca da hayata dair hiçbir şeye aldırmaz olup keyfini sürdüm sanırım. Mutluyken yazamıyorum. Buna sevinmeli miyim yoksa üzülmeli miyim bilemiyorum ama kesin olan birşey var ki o da şu anda mutsuz olmam. İnsanın sevdiği kişinin yavaş yavaş uzaklaştığını hissetmesi kadar berbat bir duygu yok benim için şimdilerde. Karar verdim. Eğer hersey yeniden yoluna girerse o mutlu ama aldırmaz boş insana dönüşmeyeceğim. Yapmayı planladığım herşeyi yapacağım. Miskinliğe kapılmayacağım.Böyle bir lüksüm yok artık benim. Sıkı dur hayat ben yeniden geliyorum! Pamuk sevgilim sen de gel ama. Seni seviyorum :)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder