Pazar, Temmuz 28, 2013
Aylaklığın Doruklarında… Bir bildiri nasıl yazılamaz!
Ne zaman yapmam gereken yığınla iş olsa içimden sadece keyif yapmak ve bir şeyler yazmak geliyor. Ve nedense böyle zamanlarda epeydir içimden yazmak gelmediği için bu fırsatı iyi değerlendirmeye karar verip, o iş yığınını elimin tersiyle bir kenara atıp Minik’in (evet yazılarımı yazdığım notebook’un bir adı var)karşısına kuruluveriyorum. Bugün de aynı şey oldu ve Minik’imi kucağıma alıp yazmaya koyuldum. Ne yazacağımı bile bilemediğim için bu anlamsız durumu yazayım dedim.
Sabah kardeşimin “halaaa, halaaa” diye defalarca seslenmesi üzerine kalktım yataktan (evet altı ay sonra gerçek bir hala oluyorum). Son dönemlerde alışkanlık haline gelen mükellef kahvaltı masası hummalı çalışmalarla kurulmaya başlanmıştı. Böyle sabahlara uyanmayı seviyorum. Kendime bu çalışmanın bir köşesinde yer ediniveriyorum hemen. Kahvaltının sonuna doğru günün ilk bombası patladı. Mersin’de eski ev arkadaşımda bıraktığım eşyaların akıbetinin belirsizliğini haber veriyordu arkadaşım. Tüm günümü dün sabaha karşı saat üçte yazmaya başladığım bildiriye ayırmışken şimdi bir de buna kafa yormam gerekecekti. Yoğun sayılabilecek bir telefon trafiğinden sonra belki ellinci kez eski ev arkadaşıma güvenerek konuyu kapattım. Bu sırada kahvaltı masası toplanmıştı bile. Keyif çayımı içememiş olmanın sıkıntısıyla bildirinin başına geçmeye karar verdim. Masadaki sohbet öyle güzel devam ediyordu ki, katılmadan edemedim. Keyifli şarkılar bulup çalmaya başladım. Peşinden kahve keyfine geçtik. Ardından kardeşimin eşinin kuzenine ev arama çalışmalarına burnumu sokmak zorunda hissettim kendimi (oysa ki kimsenin böyle bir beklentisi yoktu). Bildiri yazacağımı söyleyip verandadaki prizi kimselere kaptırmayınca herkes içeri girdi.
Sonunda yalnız kalmış ve gerekli tüm belgeleri açmış bildiriye başlamak üzereyken güya ayrılmış gibi yaptığımız ama birbirimizi aramadan duramadığımız Küçük Mucizem’den canının çok sıkkın olduğunu gösteren bir mesaj aldım. Bu sefer onu güldürecek bireyler aramaya koyuldum internette. Tam onlarla uğraşırken kardeşim yanıma geldi. Ne için oyalandığımı söylemeden bir süre onunla seyredip seyredip güldük. Eşi hamileliğin verdiği rehavetle tekrar uykuya dalınca havuz saatine kadar kağıt oynamaya karar verdik. Hayatımın her alanında olduğu gibi oyunda da çok şanssızdım ve resmen hezimete uğradım. Sonunda herkes havuza gitti ve ev bana kaldı. İşte artık bildirimi yazmaya başlayabilirdim. Önce kahvemi yaptım. Verandada gölge bir yer bulup işi daha keyifli hale getirmek için evdeki en rahat oturulacak şeyi, şezlongu gölgeye taşıdım veeee tatataaaaam! İçimden bir şeyler yazmak geldi. Böylece yazının başına oturdum. Tabii ki bunu da bir çırpıda yazmayı başaramadım. Önce keyifli bir müzik seçmem gerekti. O sırada son sigaramı içtiğimi fark edip markete gitmeye karar verdim. Zaten babam da eve dönmüştü. Bir süre de babamla akşam yemeği için oyalandık. Az sonra da tekrar mutfağa gireceğim sanırım. Bu aylaklığın sonu yok. Bildirinin ise sonu hiç olmayacak bu gidişle. Gidip bir meyve suyu mu alsam kendime!
Çarşamba, Temmuz 10, 2013
Candaş'ı Özlemek...Timsah Gözyaşları
Candaş’a
Candaşım, canımın yarısı;
Neler oluyor ve nasıl oluyor bilemiyorum ama hayatımdan çıkalı bir yıla yakın zaman geçmiş olmasına rağmen ben hala seni çok özlüyorum.
Şimdi diyeceksin ki “Ardına bakmadan çekip gittikten sonra bunları söylemeye ne hakkın var! Değil söylemek özlemeye bile hakkın yok”. Haklısın. Hem de çok haklısın.
Ne zaman sabah uyandıktan bir süre sonra aklıma düşsen (İtiraf ediyorum sabahları ilk uyandığımda aklımda Küçük Mucizem oluyor) gün içinde bir şeyler ters gitmeye başlıyor. Bir şeyler dediysem hayata dair genel şeyler değil. Küçük Mucizem'le ipler gittikçe geriliyor ve sonunda kopma noktasına geliyor. Bu sabah da aynı şey oldu. Sen aklıma gelince, önce hiç aldırmadım. Sonra ufak tartışmalar baş göstermeye başladı. Önce küçük kırgınlıklar yaşadım ve akşamına da patlama gerçekleşti. Böyle zamanlarda nasıl oluyor bilemiyorum Küçük Mucizem de bir şekilde çanak tutuyor olayların bu noktaya gelmesine.
Dün gece de yine kabus gördüm. Aslında tam kabus değil ama tuhaf bir rüya diyelim. Rahmetli dayım vardı bu sefer. İki gece önce de annemi görmüştüm ama o, daha çok kabus gibiydi. Küçük Mucizem’e kabus gördüğümü söylemiştim. Defalarca bu kabuslardan sonra başımıza kötü sayılabilecek şeyler gelmiş olmasına rağmen yine de bunların üzerinde pek durmuyor. Birlikteysek sarsılarak ya da bağırarak uyandığımda benimle birlikte uyanmıyor zaten. Tabii ki bunun için O’nu suçlamıyorum. Çok yorgun oluyor genelde. Yine de sen yanımdayken uyandığım zamanlarda, senin de benimle uyanmanı ve beni şefkatli kollarınla sarıp sarmalamanı, mırıl mırıl tatlı sözler söylemeni ve senin sıcaklığında uyumayı özlüyorum. Sabahları gördüğüm kabusu anlatmaya kalkıştığımda ya yarım yamalak dinliyor ya da konuyu kapatıyor. İşte ben böyle zamanlarda hep bitmek tükenmek bilmez karşılaştırmalara girişiyorum istemeden. Bilmek ister misin emin değilim ama sonuçta hep sen galip geliyorsun bu karşılaştırmalarda ve hep O yanımda oluyor. Şimdi bunları okuduğunda (biliyorum ki hala okuyorsun), belki pişman olduğumu düşüneceksin. Ama tuhaftır ki pişman da değilim. Yalnız izlerini silemiyorum hayatımdan. Şefkatini silemiyorum. Anlayışını silemiyorum. O çılgın yoğunluğunun içinde her gün aynı saatte girdiğin toplantıya girmeden önce “toplantıya giriyorum” diye haber verişini silemiyorum. Toplantıda sıkıldığında bana yolladığın küçük sevimli mesajları aklımdan silemiyorum. Keşke telefonumdan, twitter’dan ya da facebook’tan da silmeseymişim diyorum bir an. Ama sonra bana ulaşabileceğin her türlü iletişim aracında seni engellediğim için rahatlıyorum. Bir sefer ulaşabilseydin eğer geri dönmüş olacağımı biliyorum. Geri dönmüş olsaydım; hata yapmış olacağımı da biliyorum. Ama lanet olsun ki seni çok çok çok özlüyorum. Uyuyamadığım o gecelerde uyuyabilmem için başucumda ya da bilgisayar başında dua okuyuşunu özlüyorum. İşin en kötü yanı da bunu kimselere anlatamıyorum.
Bugün de Küçük Mucizem’in yine yoğun bir günüydü. Her günü öyle zaten. Kabus yüzünden bir türlü huzurlu değildim. Bir iki arama ve mesajdan sonra cevap vermemeye başladı. Akşam ayrı ayrı planlarımız vardı. Yine en eğlenceli zamanlarda aklımda takılı olduğu için kalktım aradım. Cevap yok. Kızgın bir mesaj attım. Aynı tepkiyle cevap geldi. Keşke neden bu kadar aradığımı anlayabilseydi. Sen olsaydın anlardın. Zaten kabusumu anlatınca tüm gün boyunca fırsat buldukça beni yoklardın. Bunun bir kıskançlık ya da şüphe belirtisi olmadığını çok iyi bilirdin. Hatta bu ihtimal aklına bile gelmezdi. Ama maalesef Küçük Mucizem bunu anlayabilecek birisi değil. Belki kızgınlığı onu kontrol ettiğimi düşündüğü için. Bilemiyorum ama büyük ihtimalle öyle. Oysa bu benim aklımdan bile geçmiyor. Biliyorum çalıştığını, hatta arkadaşlarıyla yaptığı programa geç kaldığını bile biliyorum. Çünkü o işleri hiç bitmiyor. Bunu söyleyince savunmaya geçiyor. Anlamıyor ki benim eleştirdiğim şeyin yaptığı iş ve yoğunluğu olmadığını. Belki benim de anlayamadığım şeyler var ama bilemiyorum. Sonuç değişmiyor Candaş’ım. Seni özlüyorum. Hem de deli gibi özlüyorum. Bu gece aniden uyanırsan uykundan, bil ki ben sensiz kabuslar görüyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)