Pazartesi, Temmuz 24, 2017

Bir öyküyü yazamamak üzerine...

Bugün bilgisayarımın tavan arasında dolaşırken (eski anılar, fotoğraflar, notlar vs) ne çok kalp kırıklığımın olduğunu farkettim. İrili ufaklı o kadar çoklar ki. Hala ayakta kalabildiğime şaşırdım. İnsanoğlu gerçekten çok güçlüymüş demek ki. En güçlü yanımız da kalbimizmiş. Bugün öğrendim. Minicik şeyler zamanla nasıl da büyüyüp travmalara neden olup bütün hayatımı etkilerken; yaşarken büyük sarsıntılar yaşadığım travma diye nitelendirdiğim olayların zamanla küçülüp etkilerinin azaldığını hatta bazılarının neredeyse yokolduğunu farkettim. Üzerinde bu kadar düşünmeme, konuyla ilgili bir çok makale ve kitap okumama rağmen hala çözemediğimi görüyorum neyin travma olabileceğini neyin zamanla önemini yitireceğini. Aslında hayatın böyle sürprizler yapıp şaşırtması da güzel. Çünkü insanı "tamam artık sen olayı çözdün. Öğrendin!" diye tembelliğe kapılmaktan kurtarıyor.

Herneyse kafam kalp kırıklıklarında oradan oraya savruldum yine. Ve bunun da yapmayı ertelediğim şeyleri biraz daha erteleyebilmek için olduğunu farkettim. Hep diyorum ya birşeyleri farketmek her zaman çok da keyifli olamayabiliyor.

Eveeet travmaydı, farkındalıktı, şuydu, buydu derkeen uykum geldi ve yine uzun zamandır yazmayı düşündüğüm öyküye başlayamadım bile. Aslında daha fazla oyalanmadan yazmam gerekiyor bu öyküyü. Çok özel bir öykü olacak bu. Başlangıcı çok gerilere dayanan, ortaları dramatik ve karamsar sonu ise peri masalı gibi...

Yazmam gerek bu öyküyü çünkü bu benim en önemli öyküm. Pembe Kafalar (sahi öykünün gerçek adı neydi) ve Ceviz'den daha önemli, daha gerçekçi, daha etkileyici bir öykü bu. Başlangıcı kalp kırıklıklarıyla dolu...