Pazartesi, Ekim 22, 2012

Altıncı Hissimden Nefret Ediyorum!

Evet altıncı hissimden nefret ediyorum. Biliyorum böyle söylememem gerekiyor. Ama çok sıkıldım artık ben bu durumdan. Ne zaman olumsuz bir şey olacak olsa bunu tuhaf bir şekilde hissediyorum ya da anlıyorum işte her neyse.

Bir sürü insanla vedalaşırız gün içinde. Ama kaçında aklımıza “Birisiyle vedalaşırken bunun onu son görüşün olup olmadığını bilemezsin.” sözü aklına gelir ki! Normal insanların aklına hiç gelmez. Gelmemeli ez azından. Çünkü sürekli bunu düşünerek yaşanmaz. Düşünsenize sabah evden çıkıyorsunuz ve başlıyorsunuz. “Belki de onları son görüşümdü.” Bakkala uğradınız sigara almaya. Tamam sigara kullanmıyorsanız başka bir şey almaya uğradınız diyelim; dükkandan çıkarken düşünüyorsunuz “belki de bakkal bilmem kim abiyi son görüşümdü.” Bir de bakkalda komşu bilmem kimle karşılaştıysanız durum daha da vahim bir hale dönüşüyor. Bu böyle devam eder gider. Tamam biraz abartılı bir örnek olabilir. Ama bundan 12 yıl önce çok benzeri geldi başıma. Anneannemin paralı günü vardı kendisi gibi yaşlı komşularıyla. Tüm gelinleri, kızı ve torunu (ben oluyorum) elimizde pastalar, kurabiyelerle gitmiş; onu hiç yerinden kaldırmadan tüm misafirlerini büyük bir keyif ve güleryüzle ağırlamıştık. Anneannemi görmeliydiniz. Nasıl da mutluydu, nasıl da gururlanmıştı. Misafirleri yolculadıktan ve mutfağı da eski haline getirdikten sonra gelinler evlerine döndü. Annem kalacaktı, babam ve kardeşim de gelecekler ve akşamı birlikte geçireceklerdi. Gitmem gereken bir kurs vardı. Anneannem beni kapıda yolcularken “aman sanki bir sefer gitmesen olmaz” diye serzenişte bulundu. Belki yorgunluktan, belki planlarımın aksamasından hiç hoşlanmadığım için gitmem gerektiğini biraz sertçe söyleyerek merdivenleri inmeye başlamıştım ki birden hayatımda ilk kez o söz geçiverdi aklımdan. “Ya son görüşümse” dedim ve teker teker indiğim basamakları; ikişer üçer, koşarak çıktım ve henüz kapıda duran anneanneme sarıldım. Devamsızlık yapmamam gerektiğini, nasıl olsa yakında yine geleceğimi söyledim. Gerçekten de çok sık gidiyordum zaten. Bu anlamsız paniğime de anlam veremedim. Gülümsedim. Birkaç basamak inip, merdivende dönüp de gözden kaybolmadan önceki noktada durup tekrar gülümsedim ve el salladım, gülümseyerek arkamdan bakan anneanneme. Dört ya da beş gün sonraki cenazesinde bu görüntü hep gözümün önündeydi. Anneannemin ciddi bir rahatsızlığı yoktu. Zaten bir kazada hayatını kaybetti.

Daha öncesinde de benzer bir şey olmuştu. Dayılarımdan birini 16 Ağustos 1998’de kaybettik. Aradan birkaç ay geçtikten sonra kafamın içinde sürekli bir 17 ağustos tarihi dönmeye başladı. Ne olmuştu o tarihte ne vardı diye sorduğumda tüm ev halkı “Kızım 16 ağustosta öldü dayın, 17’sinde defnettik. Karıştırıyorsun” diyip durdular. 16 Ağustos 1999’da dayımın ilk ölüm yıldönümünde yapılması gerekenler yapıldı. Akşam eve geldim. Hala 17 Ağustos diyorum kendi kendime ve o gece büyük deprem gerçekleşti. Depremin etkisi ve yarattığı hasar ortaya çıktıkça 17 Ağustos’un önemli bir tarih olduğunu fark ettim.

Altıncı hissimle ilgili şikayetlerim bu kadarla da bitmiyor. Ama bundan sonraki örnekler genelde komik ve günlük hayatın içinde olan şeyler. Mesela bugüne kadar erkek arkadaşlarımdan hiçbir zaman şüphelenmedim. Hatta bazı arkadaşlarım bu durumu garipsedilerse de aldırmadım. Bu durum uzun yıllar sürdü. Sonunda bir gün bir erkek arkadaşımdan öyle böyle değil deli gibi şüphelenmeye başladım, hem de birdenbire. Bu sefer arkadaşlarım paranoyaklaştığımı, böyle şeylerden bu sonuca nasıl ulaşılamayacağını söyleyerek beni yatıştırmaya çalıştılar. Gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Gururuma yedirip de soramıyorum da; öyle sürüp gidiyor. Tabii fazla sürmedi. Bana sıkıntı bastı ve ayrıldık. Gerçi onun da niyeti varmış ki hemen “tamam” dedi. Ayrıldığımızda hafifledim ve unuttum gitti. Arkasından yas falan da tutmadım sanırım çünkü öyle rahatlamıştım ki. Birkaç ay sonra bir akşam telefonum çaldı. Son derece huzursuz, neredeyse ağlamaklı bir ses “Zeyno, ben kimsenin yanında senin yanında olduğum kadar rahat ve mutlu değilim. Bunu nasıl yapıyorsun bilmiyorum. Ama hiçbiriyle olmuyor” diye başladı. Aldatma hikayesini detaylarıyla birlikte bir güzel itiraf ettirdikten sonra bir süre çemkirdim ve telefonu kapattım. İçim öyle rahatlamıştı ki. Yanılmamıştım ve saçma sapan şüphelere kapılmamıştım. Paranoyakça değildi tepkilerim. Bu içten itirafın üzerine gerizekalı gibi ikinci şansı verdim birkaç yıl sonra ama o ayrı mesele.

Benzer örnekler yıllar içinde artarak devam etti. Örneğin; bir arkadaşım kendisini heyecanlandıran bir şey mi anlatıyor. İster işle ilgili olsun, ister özel hayatla ilgili, ister basit bir seyahat planı… O an içimden bu iş olmaz diye geçiyorsa, bunların gerçekleştiğini hiç göremedim. Öyle sıkıcı bir hal almaya başladı ki bu durum.

Yaklaşık üç yıl önce ortaklık kurarken, ortağımı Bayındırlık Bakanlığı’na yaptığı işlere kadar araştırdım. Tek bir falso yoktu. Ailemden gören kişiler, çevresi vs herkes onun ne kadar güvenilir olduğunu söylüyordu. Benim içimdeki kötü his, dillendirmesem de hiçbir zaman silinmedi. Ortaklıktan kurtulalı neredeyse bir buçuk yıl oldu ve hala alacaklarım için tüm mal varlığı üzerinde haciz var. Aylarım avukatımla bu işten nasıl kurtulabiliriz diye konuşmakla geçti. Hala da tamamen kurtulmuş değilim.

Birkaç yıl önce, çok sevdiğim bir arkadaşım beni şimdiki eşiyle tanıştırmıştı. İlk görüşte sevmedim adamı. Ama zamanla alıştım. Aslında birbirlerine uygunlardı. İyi anlaşıyorlardı ve mutluydular. “Eyvah” dedim “Zeyno yoksa kıskanıyor musun? Bak her şey yolunda işte.” Arkadaşımı istemeye geldiklerinde, tüm itirazlara rağmen limontuzlu, acı biberli harika bir kahve yaptım damat adayına. Neyse son anda acıdım da büyük bir su bardağıyla servise yolladım. Şimdi canım arkadaşım muhteşem bebeğiyle dünyanın en bedbaht annelerinden birisi. Elim kolum bağlı. Sadece dinleyerek rahatlatıyorum ve bir gün normale döneceğini ümit ediyorum. Sanırım doğum sonrası sendromu süresini epeyce aştık ama yine de ümit ediyorum. Her şey yoluna girecek diye düşünüyorum. Umarım bu sefer yanılmam.

Yıllar içinde benzer bir sürü olay geçti başımdan. Çoğunda yanılıyor olmayı çok istedim. Pek azında yanıldım maalesef. Yanılmak istemediğim konularda da bir hayli yanılmışlığım var.

Şimdi kısa süre önce hayatıma girmiş olan “küçük mucizem” gitmekten bahsediyor bana. Hem de ben ona yeni yeni alışırken ve gitmesini hiç istemezken. Tabii ki “Ben gidiyorum Zeyno. Hadi hoşçakal” falan demiyor. Bugün konuşurken küçük ipuçları yakaladım kelimelerinin arasında.

Ne olur sanki bu sefer yanılıyor olsam! Kafamın bu kadar karışık olduğu bu dönemde böylece çekip gidemezsin. Eğer şimdi gidersen ben de giderim ve döndüğünde beni bulamazsın. Şu dönemde gidiyormuş gibi bile yapma sakın küçük mucizem. Gidersen, gideceğim yol üçümüzü de yaralayacak ve o yaralar hiçbir zaman tamamen iyileşemeyecek. Gitme küçük mucizem.

Perşembe, Ekim 18, 2012

Candaş’a Mektup

Bugüne kadar seni anlatan, sana söyleyemediklerimi söylediğim o kadar çok yazı yazdım ki. Hatta söylemek istediklerimi yazdığım ayrı bir defter bile var. Ama hiç aklıma gelmezdi bunca zaman sonra yeniden sana bir şeyler yazacağım. Bu da büyük ihtimalle gönderilmeyen mektuplardan birisi olarak kalacak.

Dün gece bir arkadaşım çok özel bir şarkı gönderdi bana. Şarkı terk edilen bir adamın aklından geçenleri anlatıyor. Dediğim gibi hem çok güzel hem de çok özel. Ben de ona içinde senin adının geçtiği bir yazımı gönderdim. Seni merak etti. “Eski sevgilim” diyip geçiştirdim.

Şarkıyı dinlerken seni düşünmeye başladım. Gidişimden sonra ilk zamanlar hariç, sen hiç yokmuşsun gibi davranmaya başlamışım. Sen neler yaptın acaba? Bu şarkıdaki gibi mi düşündün? Çok üzüldün değil mi? Belki de yapamayacağımı düşündün ilk günlerde? Belki de bu konularda bugüne kadar hiç mantıklı davranmamış olmamdan cesaret aldın. Bilemiyorum ki! Hayatımda verdiğim ilk mantıklı karardı sanırım senden ayrılmak. O zaman anladım ki; bu konularda mantıklı davranmak gerçekten bana göre değilmiş. Sen neler yaptın çok merak ediyorum.

Ayrıldığımız haberi yayılınca tebrik telefonları aldım. “Zeynom en doğrusunu yapmışsın. Çok sevindim canım” ya da “Kızım süpersin! Sonunda işte, sonunda! Ohhh beeee” Acı acı gülümseyerek dinledim hepsini. Buluşma isteklerini “İzmir dönüşüne” diyerek başımdan savdım.

Ne kadar sürdü normale yaklaşmam hatırlamıyorum. Yazlıkta olmam büyük bir avantajdı. Sabahları çalan telefonla uyandırıldım bir süre. Daha gözümü bile açamadan kendimi bir planın içinde buluyordum. Tüm gün bir an yalnız bırakmıyorlardı. Akşam yemeği saatlerinde evde 1-2 saat kalmama izin veriyorlardı. Ardından senin o çok sevdiğin havuz başı muhabbetlerine geçiyorduk. Günün ilk ışıklarına kadar. Ve ertesi gün yine benzer şekilde telefonla başlıyordu. Böyle ne kadar sürdü bilmiyorum.

Her gece içtim. Deli gibi içtim diyemiyorum çünkü o kadar içmeme gerek kalmadan sarhoş oluyordum. Evet her gece sarhoş oldum ve çakırkeyif olduğum zamanlarda; istediğim taktirde geri vermemeleri sözünü de alarak, telefonumu arkadaşlarıma verdim. Geri alırsam da başımda nöbetçi gibi beklediler ne yapıyorum diye.

Bir gece, “Hadi Zeyno ne dinleyelim?” demek gafletinde bulundular. O saate kadar iki bira içmiştim. Gençlerle oturuyorduk ve birisi elinde kocaman bir rakı şişesiyle gelmişti. Kimse rakı içmek istemeyince o ufak ufak başlamıştı içmeye. Ben ilk önce senin en sevdiğin şarkıyı istedim. Daha sözleri başlamadan gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Gencin elinden kaptım bardağı. Birkaç yudum alıp geri verdim. Sonra defalarca aynı şeyi yaptım. Her seferinde “Zeynep Abla sana da doldurayım bir kadeh” dediyse de reddettim. İkimizin sevdiği şarkıları istedim peşpeşe. Birlikte dinlerken en çok zevk aldığımız şarkıları, gecenin bir yarısı seni hayatlarında hiç görmemiş insanlarla, ağlayarak dinledim. Finali de ikimizin şarkısıyla yaptım ve sesli sesli ağlayarak arada sözleri söylemeye çalıştım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ağlamam kesildi. Biraz sonra da rakısı olan genç “Zeynep Abla ben eve gidiyorum. Sen de gidecek misin?” diye sordu. O anda artık eve gitmem gerektiğini anladım. Koluna girdim. Diğer elinde dibinde azıcık kalmış olan rakı şişesini görüp, “ne çok içmiş” diye aklımdan geçirdim. O kısacık yol öyle uzun geldi ki. “İyi ki yalnız başına gitmeye kalkışmamışım” dedim. Eve girene kadar kapıda bekledi. Kaç yıldır ilk kez yatak odama çıkan merdivenleri emekledim. Artık ayakta bile duramıyordum. Pijamalarımı nasıl giydiğim hala bir muamma benim için. Telefonu elime aldım. Sana yazacaktım. Onun yerine, dinlediğim radyo programının sunucusuna saçma sapan bir mesaj yazıp sızdım yatağımda. Ertesi gün rakının o kadar azalmasında benim katkımın en az genç kadar olduğunu öğrenip utandım. Yazdığım saçma sapan mesajı tamamen unutmuşum. Cevap gelince farkına varıp yerin dibine geçtim.

Sonraki geceler değil benim müzik seçmeme, şarkı dinlememe bile izin vermediler. Sürekli bir komedi dizisini, onun sahne arkası çekimlerini, komik sahnelerini seyredip durduk. Bir de komik klipler seyrettik.

Sonlara doğru artık hepimiz yorgunduk. Bir akşam havuza daha geç gitmeye karar verdik. Sonunda evde daha uzun süre kalabilecektim. Televizyonun karşısına kurulup, ayrıldığımızdan beri fragmanını bile seyredemediğim dizimizi seyretmeye koyuldum. Biliyorsun, seninle seyrettiklerimiz hariç; hiçbir zaman dizilerle aram iyi olmamıştı. Yeni sezon başlayalı birkaç bölüm olmuştu. Diziye yeni giren karakterin adını duyunca yüksek sesle gülmeye başladım. Hemen sana yetiştirmeliydim. Telefonu elime aldım ve beynimden vurulmuşa döndüm. Sen yoktun ki artık! Orada, o gülerek seyrettiğimiz diziyi, tek başıma ağlayarak seyrettim. Twitter sayfana baktım. Evet sen de seyrediyordun. Neyse ki sonunda dışarıdan “Zeyneeeeep, Zeyneeeep” sesleri geldi. Yerimden kalktım; gülen maskemi yüzüme geçirip verandaya çıktım. “Geliyoruuuum” diyip; içeriden ceketimi aldım ve fırladım. Sonraki birkaç gün aynı maskeyle dolaştım. Zamanla maskeyi benimsedim ve benim parçam olmaya başladı. Sen hiç yokmuşsun gibi. Bir iki hafta içinde hiçbir şey olmamış gibi ortalıkta dolanıyor, o bitmek bilmez kahkahalarımdan atıyordum. Günler hızla akmaya başladı çünkü eğleniyordum artık. Geceleri dizi vb seyretmek yerine kağıt oynamaya başladık. Hala her gece sarhoştum ve aksi gibi hemen her gece kazanıyordum.

Sonunda İzmir’e döndüğümde biraz kendime gelmiştim. Her yıl olduğu gibi yine inanılmaz bir temponun içinde buldum kendimi. Özellikle ilk hafta neye uğradığımı anlamadım. Sonra normal rutinime döndüm. Senin başını döndürüp, doluluğuyla seni deli eden rutinime. Bazı kararlar aldım. İzmir’den ayrılıyorum. İşin en kötü yanı bunları sana danışamamak, heyecanımı seninle paylaşamamak. Ama zamanla buna da alışacağımı biliyorum.

İlk günlerdeki kadar sık olmasa da her gün twitter’da neler yazdığına bakıyorum. İtiraf ediyorum ki çok sıkıcı buluyorum. Ruhun uçup gitmiş gibi. Artık toparlamış olmalısın kendini. Lütfen kendine gel artık ve o güzel gülümsemen yüzüne yerleşsin. Sevgilinle birlikte, “yaşam koçunu”, “neşe kaynağını” ve birçok şeyi kaybettin. Ben de akıl hocamı, “hayatımın dengesi”ni, tek destekçimi kaybettim. Keşke sadece sevgili olabilseymişiz. Birbirimizin her şeyi olmak zorunda mıydık sanki? Çarşamba geceleri arkadaşlarınla buluşmayı ihmal etme olur mu? Zaten çok az sayıdalar. Onlar da gitmesin hayatından.

Bana çok kırgınsın biliyorum. Ama gerçekten yapmak zorundaydım çünkü sana olan sevgimi, saygımı kaybetmek istemedim. Kıbrıs Şehitleri’nde yürürken Öküz’le karşılaştığımız günü hatırlıyor musun? Şu yine aniden çıkan kızlar toplantısının hazırladığın sürprizi bozduğu gün. Yolda gergin gergin yürürken birden karşımıza çıkıvermişti. Konuşmak için durdu ama ben sadece “merhaba” diyip hızla uzaklaşınca peşimden yetişmiştin. Tek kelimelik cevaplarıma ne kadar sinirlendiğini bile bile sadece “Öküz” dediğim anda durmuştun. Nasıl da tartışmaya hazırdın. “Kaç kez sana şu kelimeyi kullanma adam için dedim” “Ama öküz” “Bir gün benim için de böyle diyeceksin” O anda yüzüme yayılan gülümseme daha da sinirlendirmişti seni. Gülmeye başlamıştım. “Saçmalama sen öküz değilsin ki” “Gün gelir dersin. Ben güzel şeyleri mahvetmesini çok iyi beceririm. Öyle bir şey dediğin anda her şey biter” Hala komik geliyordu. “Saçmalama sen öyle bir şey yapamazsın. Hem öyle bir laf etsem sana, benim uykularım kaçar.” Öylece durup birbirimize bakmıştık. Sonra gözlerimiz dolu dolu sarılıp bir süre öyle durduktan sonra; bir şey olmamış gibi sarmaş dolaş yürümeye devam etmiştik. Son dönemlerde acaba haklı mısın diye düşünmeye başlamıştım. Gerçekten sinirleniyordum ve kendi kendime söyleniyordum. Bir gün yine böyle söylenirken öküzle karşılaştığımız gün geldi aklıma. Haklıydın! Yine haklıydın işte. Söylenirken epey değişik sıfatlar yakıştırmaya başlamıştım. Ancak bu tamamen senin suçun değildi. İnsanlar aşırı hoşgörüye, rahatlığa ve anlayışa çok çabuk alışıp, özenlerini kaybedebilirlerdi. Bu hale gelmemizin esas nedeni benim fazlasıyla yaptıklarımdı. Gidişat değişeceğe benzemiyordu. O zaman, bu sefer sonuna kadar devam edip birbirimizi kırmaya gerek yok diye düşündüm. Belki sana bunu söylemeliydim ama daha önceki seferde olduğu gibi geçici bir iyileşme olacaktı. Birbirimizi bu kadar hırpalamamıza gerek yoktu.

Hala mantıklı davranmanın bana göre olmadığını düşünüyorum. Ara ara ilgini çekecek haberleri, etkinlikleri gönderdiğimde cevap vermemen iyi oldu aslında. İki satır yazsaydın ya da sadece bir an sesini duysaydım geriye dönerdim. Telefon edip sadece “Zeyno” deseydin her zamanki gibi sesin titreyerek mesela. Neyse ki mesaj krizlerim de sona erdi. Böylece sarhoşken sana atmamak için başkalarına yolladığım mesajlar da son buldu. Eskisi kadar da özlemiyorum seni ve gün içinde çok nadir aklıma geliyorsun. İlk zamanlardaki gibi “toplantıdan çıkmıştır şimdi”, “öğle yemeğinde yine mi börek yedi acaba”, “arada bir şeyler atıştırmayı unutmasa”, “sabah üzerine kalın bir şeyler aldı mı acaba”, “trafikte takılmıştır” diye gelmiyorsun aklıma. Sadece “Evet Candaş. Neler yapmış bakalım” diyorum ve tweet’lerine bakıyorum. Günde en çok iki kez oluyor. Kendimi suçlu hissediyorum sanırım ki bunları sana yazdım. Keşke benim için de kolay olmadığını bilebilseydin. Keşke sadece kırgın olsaydın da küsmeseydin diyemiyorum. Küsmeseydin belki de bu kadar dayanamayacaktım. Bu saatten sonra da olmaz artık. İnşallah bu senin için yazdığım son yazıdır. Yeni limanlara doğru yelken açıyorum artık. Başka bir yerde hayata yeniden başlayacağım. Umarım bir gün hak ettiğin mutluluğa kavuşursun canımın yarısı, Candaş, Candaşım.

Salı, Ekim 16, 2012

Güzel Tesadüfler…

Tesadüflerin güzel olanları bazen birdenbire, bazen de zamanla, insanın hayatını olumlu bir şekilde etkileyebiliyor. Az sonra yazacağım hikaye de işte böyle güzel bir tesadüfün hikayesi.

Geçen kışın ortalarıydı sanırım. Alelade bir Pazar günüydü ve evde yalnızdım. Sanırım Candaş’ın bitmek bilmez ailevi sorunlarını çözmesi gereken bir dönemdi ki sıkıntılıydım. Sabah içimdeki sıkıntıya çok aldırmadım. Ne de olsa son günlerde her sabah böyle uyanıyor ve sonradan normale dönüyordum. Ancak o Pazar günü öyle olmadı. Önce televizyon karşısında pinekleyeyim dedim. Yüzlerce kanal içinde seyretmeye değer bir şey olmadığına sanırım yaklaşık bir saat içinde karar verdim. Hava güneşliydi. Dışarı mı çıksam dedim ama içimden gelmiyordu. Nasıl olsa her zamanki gibi kendimi oyalayacak bir şey bulabilirdim. Önce biraz kitap okuyayım dedim. O kitabı elimde açık halde ne kadar tuttuğumu hatırlamıyorum ama tek bir sayfa bile ilerlemediğimi fark ettiğimde sanırım epey zaman geçmişti. En güzeli mutfağa gidip kendim için güzel yemekler yapmak, kendimi şımartmaktı. Ancak en sevdiğim yemekler dahil hiçbirini canım çekmiyordu ve bu da yetmezmiş gibi zaten yemek yapacak gücü de kendimde bulamıyordum. İçimdeki sıkıntı gittikçe artıyordu. En iyisi yarım bıraktığım onca elişinden birini alıp oyalanmak diye düşündüm. Ne de olsa bu tür şeyler en iyi terapi yöntemiydi ya! Hangisine elimi attıysam deli saçması geldi. Sonra hepsini ortadan kaldırdım. Acaba Başak’ı mı arasam dedim. Ama ondan da epeydir ses çıkmıyordu ve muhtemelen zor günler geçiriyordu. Şimdi arayıp da “canım sıkılıyor” diye yakınamazdım. O zaman Berna’yı arayayım diye düşündüm. Ama son zamanlarda her gün arayıp Candaş’ı, bitmek bilmez sorunları anlatıp yakınıyordum. Bari Pazar günü rahat bırakayım dedim. Tekrar dışarı çıkmaya yeltendim ama giyinmek için dolabı açtığım anda ne giyeceğimi düşünmek bile çok sıkıcı geldi ve salona geçtim. Sıkıntı gittikçe artıyordu. İşte o sırada aklıma muhteşem bir fikir geldi. Bilgisayarın başına kurulup içimden gelen her şeyi yazmalıydım ve rahatlamalıydım. En sevdiğim bardağıma çayımı doldurup, bilgisayarın başına oturdum. Boş bir belge açtım. On-on beş dakika sonra o belge hala boştu. Öylece oturmuş boş sayfaya bakıyordum. Tek fark çayım bitmişti. O zaman aklıma daha da parlak bir fikir geldi! Evet çok sevdiğim o dönem dizisini seyretmeliydim. Günlerdir, gecelerdir seyrediyordum ve her seferinde de çok işe yarıyordu. Keyfim yerine geliyordu. Kişisel rekorumu kırdığım, bu kadar seyretmeyi başarabildiğim tek diziydi ne de olsa. Evet ona da sadece yirmi dakika tahammül edebilmiştim. Gerçi o gün için rekor sayılabilirdi. “Evi mi temizlesem” düşüncesi daha yerimden kalkmadan vazgeçtiğim bir düşünce olarak güne imzasını attı. Karnım acıkmıştı. Rastgele bir şeyler sipariş ettim. Yemeğim bittiğinde evdeki sessizliği fark ettim. Evet ya! Bütün gün canımın sıkılmasının tek nedeni müzik dinlememiş olmamdı. Hemen müzik dosyalarıma daldım. Ancak hepsi çok sıkıcı göründü gözüme ve vazgeçtim. Müzik dinlemeliydim. En iyisi değişiklik yapmak; radyo dinlemekti. Bir sürü radyo kanalını dinleyebileceğim bir site bulup rastgele radyolar arasında dolaşmaya başladım. Tabii ki onların da hepsi çok sıkıcı gelmişti. En sonunda geri zekalı bir oyuna takılıp saatlerimi geçirmeye karar verdim. Sonunda akşam olmuştu işte! O oyunla ne kadar uğraştım bilmiyorum ve hangi radyoyu dinlediğimin bile farkında değildim. Birinde takılı kalmıştı. Değiştirmek bile zor geliyordu. Artık duvarlar üzerime üzerime geliyordu. Saat ona doğru daha fazla dayanamadım ve Berna’yı aradım. Tüm gün yaptıklarımı komik bir dille anlattım. “Keşke dışarı çıksaymışsın” dedi. Son halimi de şöyle anlattım. “Saatlerdir bir radyo çalıyor. Herhalde altmışlarının sonunda bir adam, saçma sapan şarkılar çalıyor. On yıl önce de program yapıyordu bu adam. O kadar daraldım ki anlatamam” Sinirden gülüyordum. Duşa girmemi, bir bitki çayı içmemi ve yatmamı önerdi. Ama onu bile yapacak gücüm kalmamıştı. Odama geri döndüm. Adam hala konuşuyordu. Sonra birden daha önce hiç duymadığım çok güzel bir İzmir şarkısı çalmaya başladı. O kadar güzeldi ki. Twitter açıktı önümde ve öylesine birkaç kelime yazdım adama. Can sıkıntısı diyip güldüm kendi kendime. Ama az sonra cevap geldi. Programı daha dikkatlice dinlemeye başladım. Aslında o kadar da sıkıcı değildi. Sonra birkaç bir şey daha yazdım ve yine içten cevaplar aldım. Keyfim yerine geliyordu yavaş yavaş. Saat onbir buçuk civarı Berna’yı tekrar aradığımda; ilk anda duyduğum sesi endişeliydi. Sesimi duyduğunda inanamadı; çünkü normale dönmüştüm ve sesim cıvıl cıvıldı resmen. Çok güldü böyle bir şekilde keyfimin yerine gelmesine. Rahat bir uyku çekebilirdim artık.

Ertesi hafta pazar akşamı tesadüf eseri yine evdeydim ve aklıma geldi. Dinlemeye başladım. Yine birkaç yorum, yine içten cevaplar. O kadar özlemişim ki bu şarkıları. İnanamıyordum. Merak edip facebook sayfasına baktığımda çok güldüm kendime. Yaşı tahminimin çok altında olduğu gibi, görüntüsüyle tahminim arasında da uçurumlar vardı. Gözlerinin içi gülen bir adam vardı karşımda. (Özellikle herhangi bir takma isim kullanmıyorum. Çünkü ola ki zaman bulup da okursa, hangi ismi takmış olursam olayım çok dalga geçecek bulduğum isimle.)

Hazırladığı bir albümü aldığımda, şarkılar hakkında ne düşündüğümü içtenlikle sordu. Bunu ciddi bir görev olarak kabul edip, uygun zamanı kolladım dinleyebilmek için. Dinlerken de ne düşündüğümü, aklıma geldiği gibi yazmaya başladım. Onları yazarken başka bir şey daha fark ettim. Müziği hayatımdan çıkaralı gerçekten çok olmuştu. Müzik, hayatımda sadece fonda devam eden sıradan bir şeye dönüşmüştü. Belki de her şeyin keyifsizleşmesi bu nedenleydi.

Zamanla programı kaçırmamak için çaba sarfetmeye başladım. O kadar keyifliydi ki. Sonra tüm mütevaziliği ve alçak gönüllülüğüyle facebook sayfasına da davet etti. Orası daha da keyifliydi. Programı aynı anda dinleyen bir sürü kişi yazışıyordu. Önceleri yadırgamadım desem yalan olur ama zamanla alışmaya başladım. Haftalar, aylar geçtikçe yeni arkadaşlar edindim. Onlarla da program dışında iletişime geçtim. Hepsi o kadar içten, öyle değerliler ki. Hayatı boyunca hiçbir diziye, programa takılmamış olan ben her Pazar gecesi bir radyo programını dinleyebilmek için çırpınıyordum. Önce ailem, sonra da arkadaşlarım ve Candaş pazar gecelerimin dolu olduğunu fark etmeye başladılar.

Ne radyoyu, ne programın adını, ne de sunucu ve yapımcısını burada deşifre etmeyeceğim. Çünkü kendisi o kadar mütevazi ki…

Zamanla program dışında da günlük konulardan yazışmaya başladık. Hatta Candaş’la ayrılık sürecini bile üzeri kapalı olarak anlattım. Her zaman onca yoğunluğunun içinde iyi kötü verdiği cevaplarla, o değişik espri anlayışıyla o kadar eğlenceli ki.

Hayat güzel tesadüflerle dolu gerçekten. Sıkıcı bir pazar günü ve sonrasında duyduğun bir şarkı, gelen bir cevap, sadece o günkü sıkıntını yok etmekle kalmayabiliyor. Yaşamına yeni renkler, yeni arkadaşlar, yeni ilgi alanları katabiliyor.

Tüm bunları benim için “haftanın en keyifli iki saati”nin ardından, programda beğendiğim bir şarkının yer aldığı albümü dinleyerek, yüzümde bir gülümsemeyle yazdım. Albümü kimin önerdiğini söylemeye gerek yok herhalde. Teşekkür ederim :)

NOT: Bugüne dek yazdıklarım içinde kurgu bulunmayan ilk gerçek yazıdır.