Evet altıncı hissimden nefret ediyorum. Biliyorum böyle söylememem gerekiyor. Ama çok sıkıldım artık ben bu durumdan. Ne zaman olumsuz bir şey olacak olsa bunu tuhaf bir şekilde hissediyorum ya da anlıyorum işte her neyse.
Bir sürü insanla vedalaşırız gün içinde. Ama kaçında aklımıza “Birisiyle vedalaşırken bunun onu son görüşün olup olmadığını bilemezsin.” sözü aklına gelir ki! Normal insanların aklına hiç gelmez. Gelmemeli ez azından. Çünkü sürekli bunu düşünerek yaşanmaz. Düşünsenize sabah evden çıkıyorsunuz ve başlıyorsunuz. “Belki de onları son görüşümdü.” Bakkala uğradınız sigara almaya. Tamam sigara kullanmıyorsanız başka bir şey almaya uğradınız diyelim; dükkandan çıkarken düşünüyorsunuz “belki de bakkal bilmem kim abiyi son görüşümdü.” Bir de bakkalda komşu bilmem kimle karşılaştıysanız durum daha da vahim bir hale dönüşüyor. Bu böyle devam eder gider. Tamam biraz abartılı bir örnek olabilir. Ama bundan 12 yıl önce çok benzeri geldi başıma. Anneannemin paralı günü vardı kendisi gibi yaşlı komşularıyla. Tüm gelinleri, kızı ve torunu (ben oluyorum) elimizde pastalar, kurabiyelerle gitmiş; onu hiç yerinden kaldırmadan tüm misafirlerini büyük bir keyif ve güleryüzle ağırlamıştık. Anneannemi görmeliydiniz. Nasıl da mutluydu, nasıl da gururlanmıştı. Misafirleri yolculadıktan ve mutfağı da eski haline getirdikten sonra gelinler evlerine döndü. Annem kalacaktı, babam ve kardeşim de gelecekler ve akşamı birlikte geçireceklerdi. Gitmem gereken bir kurs vardı. Anneannem beni kapıda yolcularken “aman sanki bir sefer gitmesen olmaz” diye serzenişte bulundu. Belki yorgunluktan, belki planlarımın aksamasından hiç hoşlanmadığım için gitmem gerektiğini biraz sertçe söyleyerek merdivenleri inmeye başlamıştım ki birden hayatımda ilk kez o söz geçiverdi aklımdan. “Ya son görüşümse” dedim ve teker teker indiğim basamakları; ikişer üçer, koşarak çıktım ve henüz kapıda duran anneanneme sarıldım. Devamsızlık yapmamam gerektiğini, nasıl olsa yakında yine geleceğimi söyledim. Gerçekten de çok sık gidiyordum zaten. Bu anlamsız paniğime de anlam veremedim. Gülümsedim. Birkaç basamak inip, merdivende dönüp de gözden kaybolmadan önceki noktada durup tekrar gülümsedim ve el salladım, gülümseyerek arkamdan bakan anneanneme. Dört ya da beş gün sonraki cenazesinde bu görüntü hep gözümün önündeydi. Anneannemin ciddi bir rahatsızlığı yoktu. Zaten bir kazada hayatını kaybetti.
Daha öncesinde de benzer bir şey olmuştu. Dayılarımdan birini 16 Ağustos 1998’de kaybettik. Aradan birkaç ay geçtikten sonra kafamın içinde sürekli bir 17 ağustos tarihi dönmeye başladı. Ne olmuştu o tarihte ne vardı diye sorduğumda tüm ev halkı “Kızım 16 ağustosta öldü dayın, 17’sinde defnettik. Karıştırıyorsun” diyip durdular. 16 Ağustos 1999’da dayımın ilk ölüm yıldönümünde yapılması gerekenler yapıldı. Akşam eve geldim. Hala 17 Ağustos diyorum kendi kendime ve o gece büyük deprem gerçekleşti. Depremin etkisi ve yarattığı hasar ortaya çıktıkça 17 Ağustos’un önemli bir tarih olduğunu fark ettim.
Altıncı hissimle ilgili şikayetlerim bu kadarla da bitmiyor. Ama bundan sonraki örnekler genelde komik ve günlük hayatın içinde olan şeyler. Mesela bugüne kadar erkek arkadaşlarımdan hiçbir zaman şüphelenmedim. Hatta bazı arkadaşlarım bu durumu garipsedilerse de aldırmadım. Bu durum uzun yıllar sürdü. Sonunda bir gün bir erkek arkadaşımdan öyle böyle değil deli gibi şüphelenmeye başladım, hem de birdenbire. Bu sefer arkadaşlarım paranoyaklaştığımı, böyle şeylerden bu sonuca nasıl ulaşılamayacağını söyleyerek beni yatıştırmaya çalıştılar. Gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Gururuma yedirip de soramıyorum da; öyle sürüp gidiyor. Tabii fazla sürmedi. Bana sıkıntı bastı ve ayrıldık. Gerçi onun da niyeti varmış ki hemen “tamam” dedi. Ayrıldığımızda hafifledim ve unuttum gitti. Arkasından yas falan da tutmadım sanırım çünkü öyle rahatlamıştım ki. Birkaç ay sonra bir akşam telefonum çaldı. Son derece huzursuz, neredeyse ağlamaklı bir ses “Zeyno, ben kimsenin yanında senin yanında olduğum kadar rahat ve mutlu değilim. Bunu nasıl yapıyorsun bilmiyorum. Ama hiçbiriyle olmuyor” diye başladı. Aldatma hikayesini detaylarıyla birlikte bir güzel itiraf ettirdikten sonra bir süre çemkirdim ve telefonu kapattım. İçim öyle rahatlamıştı ki. Yanılmamıştım ve saçma sapan şüphelere kapılmamıştım. Paranoyakça değildi tepkilerim. Bu içten itirafın üzerine gerizekalı gibi ikinci şansı verdim birkaç yıl sonra ama o ayrı mesele.
Benzer örnekler yıllar içinde artarak devam etti. Örneğin; bir arkadaşım kendisini heyecanlandıran bir şey mi anlatıyor. İster işle ilgili olsun, ister özel hayatla ilgili, ister basit bir seyahat planı… O an içimden bu iş olmaz diye geçiyorsa, bunların gerçekleştiğini hiç göremedim. Öyle sıkıcı bir hal almaya başladı ki bu durum.
Yaklaşık üç yıl önce ortaklık kurarken, ortağımı Bayındırlık Bakanlığı’na yaptığı işlere kadar araştırdım. Tek bir falso yoktu. Ailemden gören kişiler, çevresi vs herkes onun ne kadar güvenilir olduğunu söylüyordu. Benim içimdeki kötü his, dillendirmesem de hiçbir zaman silinmedi. Ortaklıktan kurtulalı neredeyse bir buçuk yıl oldu ve hala alacaklarım için tüm mal varlığı üzerinde haciz var. Aylarım avukatımla bu işten nasıl kurtulabiliriz diye konuşmakla geçti. Hala da tamamen kurtulmuş değilim.
Birkaç yıl önce, çok sevdiğim bir arkadaşım beni şimdiki eşiyle tanıştırmıştı. İlk görüşte sevmedim adamı. Ama zamanla alıştım. Aslında birbirlerine uygunlardı. İyi anlaşıyorlardı ve mutluydular. “Eyvah” dedim “Zeyno yoksa kıskanıyor musun? Bak her şey yolunda işte.” Arkadaşımı istemeye geldiklerinde, tüm itirazlara rağmen limontuzlu, acı biberli harika bir kahve yaptım damat adayına. Neyse son anda acıdım da büyük bir su bardağıyla servise yolladım. Şimdi canım arkadaşım muhteşem bebeğiyle dünyanın en bedbaht annelerinden birisi. Elim kolum bağlı. Sadece dinleyerek rahatlatıyorum ve bir gün normale döneceğini ümit ediyorum. Sanırım doğum sonrası sendromu süresini epeyce aştık ama yine de ümit ediyorum. Her şey yoluna girecek diye düşünüyorum. Umarım bu sefer yanılmam.
Yıllar içinde benzer bir sürü olay geçti başımdan. Çoğunda yanılıyor olmayı çok istedim. Pek azında yanıldım maalesef. Yanılmak istemediğim konularda da bir hayli yanılmışlığım var.
Şimdi kısa süre önce hayatıma girmiş olan “küçük mucizem” gitmekten bahsediyor bana. Hem de ben ona yeni yeni alışırken ve gitmesini hiç istemezken. Tabii ki “Ben gidiyorum Zeyno. Hadi hoşçakal” falan demiyor. Bugün konuşurken küçük ipuçları yakaladım kelimelerinin arasında.
Ne olur sanki bu sefer yanılıyor olsam! Kafamın bu kadar karışık olduğu bu dönemde böylece çekip gidemezsin. Eğer şimdi gidersen ben de giderim ve döndüğünde beni bulamazsın. Şu dönemde gidiyormuş gibi bile yapma sakın küçük mucizem. Gidersen, gideceğim yol üçümüzü de yaralayacak ve o yaralar hiçbir zaman tamamen iyileşemeyecek. Gitme küçük mucizem.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder